icon caret Arrow Down Arrow Left Arrow Right Arrow Up Line Camera icon set icon set Ellipsis icon set Facebook Favorite Globe Hamburger List Mail Map Marker Map Microphone Minus PDF Play Print RSS Search Share Trash Crisiswatch Alerts and Trends Box - 1080/761 Copy Twitter Video Camera  copyview Whatsapp Youtube
Turkey and the Middle East: Ambitions and Constraints
Turkey and the Middle East: Ambitions and Constraints
Table of Contents
  1. Executive Summary
COVID-19’un Gölgesinde AB-Türkiye Göçmen Krizi
COVID-19’un Gölgesinde AB-Türkiye Göçmen Krizi
Report 203 / Europe & Central Asia

Turkey and the Middle East: Ambitions and Constraints

Turkey’s sometimes controversial new Middle East activism is an asset to the EU and U.S., and attractive in the region, but only if Ankara pursues its longstanding integration with the West.

  • Share
  • Save
  • Print
  • Download PDF Full Report

Executive Summary

Turkey is launching initiative after ambitious initiative aimed at stabilising the Middle East. Building on the successes of its normalisation with Syria and Iraq, it is facilitating efforts to reduce conflicts, expanding visa-free travel, ramping up trade, integrating infrastructure, forging strategic relationships and engaging in multilateral regional platforms. For some, this new activism is evidence that Turkey is turning from its traditional allies in Europe and the United States. In fact, its increased role in the Middle East is a complement to and even dependent on its ties to the West.

This report assesses Turkey’s growing engagement with the Middle East within the broader frame of Turkish foreign and trade policy. The process is still in its infancy, faces official scepticism in Arab governments and has divided opinion among Turkey’s Western allies. Yet, the attempts to grow the regional economy, create interdependence and foster peace have positive potential. At a time when negotiations to join the European Union (EU) have faltered, Ankara has adopted early EU gradualist integration tactics for post-Second World War peace in Europe as a model for strengthening long-term stability and healing the divisions of the Middle East.

Turkey’s self-declared “zero-problem” foreign policy to end disputes with its neighbours has worked well in Syria and Iraq, and its facilitation role in some Middle East conflicts has booked some success, for instance in hosting Syria-Israel proximity talks in 2008. Ankara has been less effective, however, in intractable matters like the dispute between Fatah and Hamas. The sharpening tone of Turkey-Israel relations has raised Turkish leaders’ popularity among Middle Eastern publics but has undermined trust among traditional allies in Washington, Brussels and even some Arab capitals.

Justice and Development Party (Adalet ve Kalkınma Partisi, AKP) leaders’ rhetoric, and their new regional activism extending from Persian Gulf states to Afghanistan, Pakistan and the Organisation of the Islamic Conference (OIC), have given rise to perceptions that they have changed Turkey’s fundamental Westward direction to become part of an Islamist bloc, are attempting to revive the Ottoman Empire or have “turned to the East”. These are incorrect. The basic trends in the country’s regional activism seen today were well established before AKP came to power, and NATO membership and the relationship with the U.S. remain pillars of Turkish policy.

While Turkey is bitter over attacks by France, Germany and others on its EU negotiation process between 2005 and 2008, half of its trade is still with the EU, and less than one quarter of its exports go to Middle East states – a proportion typical for the past twenty years. The global nature of Turkey’s realignment is underlined by the fact that Russia and Greece have been among the biggest beneficiaries of its regional trade boom.

Nevertheless, since the end of the Cold War, Turkey has been shifting its foreign policy priority from hard security concerns to soft power and commercial interests and moving away from being a kind of NATO-backed regional gendarme to a more independent player determined to use a plethora of regional integration tools in order to be taken seriously on its own account. Turkey’s U.S. and EU partners should support these efforts towards stabilisation through integration.

Ankara has many balls in the air and sometimes promises more than it can deliver, over-sells what it has achieved and seeks a role far away when critical problems remain unsolved at home. Turkey’s new prominence is partly attributable to confusion in the region after the U.S. invasion of Iraq, a situation that is not necessarily permanent. Some Middle Eastern governments are also wary of the impact on their own publics of emotional Turkish rhetoric against Israel or about implicit claims to represent the whole Muslim world.

Turkey should sustain the positive dynamics of its balanced relationships with all actors in the neighbourhood and its efforts to apply innovatively the tactics of early EU-style integration with Middle East neighbours. While doing so, however, it should pay attention to messaging, both internationally, to ensure that gains with Middle Eastern public opinion are not undercut by loss of trust among traditional allies, and domestically, to ensure that all Turkish constituencies are included, informed and committed to new regional projects over the long term. Also, it will gain credibility and sustainability for its ambitions if it can solve disputes close to home first, like Cyprus and Armenia.

Middle Eastern elites worry about any sign of Ankara turning its back on its EU accession process. Much of their recent fascination with Turkey’s achievements derives from the higher standards, greater prosperity, broader democracy, legitimacy of civilian rulers, advances towards real secularism and successful reforms that have resulted from negotiating for membership of the EU. At the same time, Turkey and its leaders enjoy unprecedented popularity and prestige in Middle Eastern public opinion, notably thanks to their readiness to stand up to Israel. Turkey’s new strength, its experience in building a strong modern economy and its ambition to trade and integrate with its neighbours offer a better chance than most to bring more stability and reduce the conflicts that have plagued the Middle East for so long.

Istanbul/Brussels, 7 April 2010

COVID-19’un Gölgesinde AB-Türkiye Göçmen Krizi

Originally published Perspektif

Küresel COVID-19 salgını ile birlikte Türkiye’deki dört milyonu aşkın mülteci ve İdlib’de yerinden edilmiş milyonlarca sivilin belki de her zamankinden daha çok AB’nin desteğine ihtiyacı var. Bu kriz döneminde AB-Türkiye göç işbirliğini ayakta tutmak önemli, ancak iki taraf arasında yıllardır süregelen gerginlikler ve güvensizlik sebebiyle bir o kadar da zor.

Dünyayı COVID-19 salgını sarmadan önce Türkiye ve Avrupa Birliği (AB) arasında yaşanan göçmen krizi gündeme damga vurdu. Ankara, 27 Şubat’ı 28 Şubat’a bağlayan gece Yunanistan’la deniz ve kara sınırlarında Mart 2016’dan beri uyguladığı sıkı kontrolü kaldırdı. Kararın ardından Avrupa’ya geçmek isteyen binlerce göçmen sınırlara akın etti, ancak Yunan sınır polisi ve sahil güvenlik birimlerinin şiddetli engellemesiyle karşılaştılar. Avrupa Birliği ve üye ülke liderleri Yunanistan’ın sıkı sınır politikalarını destekleyen açıklamalar yaptı ve ek güvenlik önlemleri için maddi destek sundu.

Sınırları açma kararı en az 34 Türk askerinin Suriye’de muhaliflerin son kalesi olan İdlib’de bir rejim saldırısında yaşamını yitirdiği haberinin gelmesinden yaklaşık bir saat sonra açıklandı. Bu, son yirmi yılda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) tek bir saldırıda verdiği en büyük kayıptı. Dolayısıyla, bazı gözlemciler sınırları göçmenlere açma kararının Türkiye kamuoyunda İdlib’deki saldırıdan dolayı oluşabilecek tepkilerin önüne geçme ve algıyı yönetme amacı taşıdığı yorumunda bulundu. Sonrasında AB ve Türkiye arasında başlayan üst düzey diplomatik trafik bu adımın daha derin amaçlar taşıdığını gösterdi.

Ankara AB’ye baskı yaparak, Türkiye’nin İdlib’deki askeri angajmanına destek bulabileceğini, hem İdlib’de yerinden edilmiş milyonlarca sivil hem de Türkiye’deki 4 milyondan fazla Suriyeli mülteci için ilave maddi destek alabileceğini değerlendirdi. Ayrıca Mart 2016 mülteci anlaşması çerçevesinde vize serbestisi, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ve Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin hızlandırılması konularında AB’yi verdiği taahhütlere uyması için zorlamayı da amaçladı.

Ankara İdlib’den yeni bir mülteci akının başlamasından endişeli. Türkiye’de ekonominin de yavaşlamasıyla sosyal hizmetler gittikçe daha derin bir darboğaza girdi. Hâlihazırda ülkede mültecilere yönelik ‘merhamet yorgunluğu’ olarak tanımlanabilecek bir durum ile karşı karşıyayız. Birçok vatandaş Türk yetkililerin bir süredir vaat ettiği gibi Suriyelilerin ülkelerine dönmesini beklerken, İdlib’den başlayacak yeni bir kitlesel göçün siyasi ve toplumsal sonuçları ağır olabilir.

İdlib’deki 27 Şubat saldırısı sonrasında askeri alanda Türkiye, o bölgede bulunan yaklaşık 20 bin TSK askerinin güvenliğinin sağlanması ve sınıra doğru hareket eden siviller için ‘güvenli bölge’ oluşturulması amacıyla AB ülkeleri ve NATO’dan Rusya ve rejim saldırılarına karşı hava savunma desteği arayışına girdi. Bunun için ABD’den Patriot hava savunma sistemi desteği talebinde bulundu. Bazı AB ülkeleri de askeri olarak neler yapılabileceğini değerlendirdi. Ancak, hem 5 Mart’ta Rusya-Türkiye arasında yeni bir “ateşkes” anlaşmasının imzalanması hem de ABD’nin Patriot konuşlandırmasını Türkiye’nin Rusya’dan aldığı S-400 sistemlerini iade etme koşuluna bağlamasıyla bu tartışma şimdilik rafa kalktı.

9 Mart’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Brüksel ziyareti sonrasında, Mart 2016 mülteci anlaşmasının ‘gözden geçirilmesi’ için iki çalışma grubu kuruldu. Erdoğan, Almanya Şansölyesi Merkel, Fransa Cumhurbaşkanı Macron ve Birleşik Krallık Başbakanı Johnson arasında 17 Mart tarihinde yapılan video konferanstan sonra Avrupalı liderler İdlib’deki sivillere daha fazla insani yardım sağlanması ve Gümrük Birliği’nin güncellenmesi konularında adımlar atılabileceği konusunda sinyaller verdi.

Mevcut koşullarda Mart 2016 anlaşmasının sunduğu çerçevenin ne kadar genişletilebileceği tartışma konusu. Ne var ki Türkiye Yunanistan sınırını göçmenlere açtıktan sonra, sınırı geçmeye çalışanların büyük çoğunluğunu Afganlar ve başka düzensiz göçmenler oluşturdu. Son dönemde birçok Afgan Türkiye’ye İran üzerinden göç etti. Tahran’a yönelik ABD yaptırımlarının da etkisiyle gittikçe kötüye giden ekonomi; geçim sıkıntısı yaşayan ve sınır dışı edilme riskiyle karşı karşıya kalan birçok Afgan göçmeni Türkiye’ye doğru itti. İçişleri Bakanlığı verilerine göre; 2019 yılında yakalanan 455 bin düzensiz göçmenin hemen hemen yarısı (201 bin) Afgan. Ayrıca 170 bin civarında kayıtlı Afgan mülteci uluslararası koruma kapsamında Türkiye’de bulunuyor. Kayıtdışı göçmenler genelde Türkiye’nin büyük şehirlerinde gizli hayatlar yaşıyor, kendilerinin ve ailelerinin yaşamlarını idame ettirecek kadar kayıtdışı ekonomide para kazanmanın mücadelesini veriyor. Son iki yılda sayılarının büyük ölçüde artması üzerine Türkiye binlerce Afgan göçmeni sınır dışı etmeye başladı. Ülkedeki göçmen karşıtlığının yükselişinden Afganlar ve diğer göçmenler de nasibini alıyor. Bu, sınır krizinde de görüldüğü gibi, birçoğunu Avrupa’ya doğru göç etmeye sevk ediyor.

Ankara AB’yi Adım Atmaya Zorlayabilir mi?

Ankara’nın taktiği AB’de 2015-2016 göçmen krizinin tekrarına yönelik korkuları körükledi. Krizin çözümü için Avrupalı liderler ile Ankara üst düzey görüşmeler yaptı. Ne var ki AB Ankara’nın beklediği gibi hızlı adımlar atma konusunda isteksiz. Bunun iki sebebi var. Ankara’nın sınırlarını göçmenlerin geçişine açma kararı Avrupa’da geniş kesimlerce “şantaj” olarak algılandı. Avrupalı karar alıcılar Türkiye’nin “düşmanca” tavrını ödüllendiriyormuş gibi algılanabilecek bir adım atmak istemiyorlar. Aynı zamanda verilecek tavizin üçüncü ülkeler için de emsal teşkil edebileceğinden endişeliler. Dolayısıyla, Ankara’nın talepleri konusunda hızlı şekilde adım atılmasını beklemek gerçekçi olmaz.

Mart ayının başında göçmen krizi hem Türkiye’de hem de Avrupa’da en çok konuşulan gündem maddesiyken, Mart ortasına geldiğimizde Avrupa’da yayılan Koronavirüs (COVID-19) salgını ile bu konu gündemin arka sıralarına itildi. Virüsün yayılması göçmenlerin kontrolsüz yer değiştirmesi konusunda endişeleri de beraberinde getirdi. AB sınırlarını tamamen kapattı ve göçmen alım programlarını durdurdu. AB’de yükselişte olan aşırı sağ popülist partiler de göçmen karşıtlığını körüklemek için virüsün yayılmasından göçmenleri sorumlu tuttu.

Mevcut durumda AB ülkeleri karşı karşıya kaldıkları pandemi krizi ile mücadele etmeye odaklıyken, kısa vadede mülteciler konusunda yeni taahhütler beklememek gerekir. COVID-19’un dünyayı ne kadar meşgul edeceği belirsizliğini koruyor. Fakat daha şimdiden uzun vadeli ekonomik ve siyasi etkilerinin olacağı tahmin ediliyor. Pandeminin ekonomik etkisini azaltmak için AB ülkeleri milyarlarca Avroluk destek paketleri açıkladı ve sağlık sistemlerine daha fazla yatırım yapmak zorunda kaldılar. Örneğin Almanya, ekonomisini canlandırmak için zarar gören şirketlere 750 milyar Avro civarında destek sağlayacağını açıkladı. Salgının ne kadar süreceği ile ilgili belirsizlik acil destek bekleyen mülteciler ve yerinden edilmiş sivillere insani yardımların ulaştırılması gibi konuların geri plana itilmesine yol açtı.

Yardıma muhtaç mülteciler ve savaş sebebiyle yerinden edilmiş siviller salgından en çok etkilenmesi beklenen grup. Birleşmiş Milletlerin verilerine göre; dünyada savaş sebebiyle yerini yurdunu terk etmek zorunda kalmış 70 milyon insan var. Bu kişilerin COVID-19 salgınından çok daha fazla etkilenmesi bekleniyor. Birçoğu kalabalık kamplarda, hijyenik olmayan ortamlarda yaşamlarını sürdürüyor. Özellikle İdlib’de savaştan dolayı çoğu birden çok kez yerinden edilmiş milyonlarca insanın sağlık hizmetlerine erişimi yok denecek kadar az. Hem test hem tedavi olanakları sınırlı. Yetersiz sağlık hizmeti kapasitesi salgının bu bölgeye sıçraması ile insani krizin daha da derinleşmesine yol açabilir. Salgından kaçmak isteyen mülteciler daha tehlikeli rotalar kullanarak güvenli yerlere göç etmeyi deneyebilir. Bu da salgının kontrolünü zorlaştırabilir. Sahada sağlık alanında mültecilere/yerinden edilmiş kişilere destek sunan insani yardım kuruluşları da hastalığın çalışanlarına bulaşmasından endişelendiği için daha çekimser davranabiliyor. Bu da önümüzdeki dönemde sağlık hizmetlerine erişimi daha da zorlaştıran unsurlardan biri olabilir.

COVID-19 kriziyle birlikte Ankara’nın AB’den mülteciler ve yerinden edilmiş kişiler için beklediği mali yardımlar çok daha acil hâle geldi. Ancak, hem AB’nin sınırları açma kararı karşısında taviz verme isteksizliği hem de COVID-19’un AB ülkelerinde yol açtığı derin kriz ve ekonomik belirsizlikler kısa vadede bu konuda somut adım atılmasını zorlaştırıyor.

Peki Ne Yapılabilir?

Ankara ve AB arasındaki ilişkilerin olumsuz seyri on yılı aşkın süredir devam ediyor. Son dönemde iki taraf arasındaki gerginliği artıran yeni birtakım gelişmeler yaşandı. Bunlardan en önemlileri:

  • Ankara’nın PKK/YPG’ye karşı mücadelesinde aldığı ve AB’nin orantısız olarak nitelendirdiği önlemler;
     
  • Türkiye’nin Libya’daki Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni General Halife Hafter’in liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu’nun saldırısına karşı korumak üzere asker gönderme kararına Fransa başta olmak üzere bazı AB ülkelerinden gelen tepkiler;
     
  • Uluslararası tanınırlığı olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin (Türkiye, “Güney Kıbrıs Rum Yönetimi” olarak tanımaktadır) Batılı şirketlere verdiği lisanslarla Doğu Akdeniz’de hidrokarbon çıkarma çalışmalarına cevap olarak, Türk deniz kuvvetlerinin korumasında sondaj gemileriyle Kıbrıs yakınlarındaki sularda arama çalışmalarına başlaması ve AB’nin sınırlı yaptırım kararı.
     

Farklı sahalarda AB ve Türkiye arasındaki gerilimler devam ederken ilişkilerin kısa vadede yeni yapıcı bir rotaya girmesini beklemek gerçekçi olmaz. Hâlihazırda Türkiye’deki Suriyeli mülteciler ve İdlib’de yerinden edilmiş siviller konusundaki işbirliğini devam ettirmek hem AB hem de Türkiye’nin çıkarına. AB-Türkiye arasında Mart 2016 mülteci mutabakatının güncellenmesi ve AB’nin yardıma muhtaç milyonlarca insana daha fazla kaynak aktarması COVID-19 salgını ile birlikte daha da acil hâle geldi. Bu kriz döneminde AB-Türkiye arasındaki işbirliğini ayakta tutmak için şu alanlarda adımlar atılabilir:

  • Özellikle İdlib’de yerinden edilmiş milyonlarca sivil ve Yunan adalarında bekleyen 40 bin civarındaki göçmenin sağlığı için daha fazla COVID-19 bağlantılı fon aktarılması (test merkezleri ve kitleri, nakil araçları, uzman personel vs. için) önemli.
     
  • İdlib’de milyonlarca kişi zor ve kalabalık koşullarda Türkiye sınırına yakın kamplarda yaşamlarını sürdürmek zorunda. İdlib’de çalışan Türkiyeli ve uluslararası STK’lara COVID-19 önlemlerini genişletebilmeleri için daha fazla fon aktarılabilir. Özellikle yeterli sayıda test kitinin bölgeye ulaşmasında ciddi sıkıntılar mevcut.
     
  • Yunan makamları Mart sonu itibarıyla yardım kuruluşları da dahil olmak üzere Yunan adalarındaki göçmen kamplarına giriş çıkışları COVID-19 sebebiyle durdurdu. Bu da birçok kişiyi salgına karşı daha dayanıksız hâle getirdi. Adalardaki göçmenlerin güvenli şekilde ana karada hijyenik karantina merkezlerine nakledilmesi için AB’nin Yunan makamlarına destek sunması önemli. Hâl böyleyken, Ankara Ege Denizi’nde kaçak göçmen geçişini azaltmak için önemlerini azami düzeye çıkarmalı. Mart sonunda Ankara’nın Pazarkule sınır kapısından Yunanistan’a geçmeyi bekleyen 5 bin 800 göçmeni “geri gönderme merkezlerine” naklettiğini açıklaması olumlu. Bu merkezlerde virüsün yayılmaması için sağlık önlemleri üst düzeye çıkarılmalı.
     
  • Çoğu kayıtdışı ekonomide çalışan Türkiye’deki milyonlarca Suriyeli, COVID-19 salgınından daha fazla etkilenebilir. Salgın sağlık hizmetlerine erişimi daha sınırlı olan mülteciler arasında daha hızlı yayılabilir. Bunun için Türkiye’deki Suriyeli mülteciler ve Türk vatandaşlarının da faydalandığı Sağlık Bakanlığı ile yürütülen SIHHAT projesine hızlı ek finansman sağlanması düşünülebilir ve sağlık alanında çalışan STK’lara daha fazla fon aktarılabilir. Salgının ekonomik sonuçlarından da en başta hâlihazırda hassas durumda olan mültecilerin etkileneceği düşünüldüğünde, bu alandaki insani yardımın artırılması için daha fazla uluslararası fona ihtiyaç var.
     
  • AB, Suriyeli mültecilere aktarılan 6 milyar Avroluk fonun devamı için yeni finansman taahhüdünde bulunabilir ve yük paylaşımı konusunda samimi adımlar atmaya açık olduğunu gösterebilir. Ankara’nın talep edeceği miktarın AB tarafından hangi oranda karşılanıp karşılanamayacağı belirleyici olacaktır.

 

Yazının devamı için tıklayın.