Report / Europe & Central Asia 1 minute

Kıbrıs: Bölünme Sürecini Durdurmak

  • Share
  • Kaydet
  • Yazdır
  • Download PDF Full Report

Özet

2008 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Avrupa Birliği’nin (AB) teşvikiyle Kıbrıslı Türk ve Rumlar arasında uzun yıllardır süregelen anlaşmazlığı çözmek amacıyla bir büyük çaba daha sarf edilmeli ve adanın tekrar birleşmesi için kapsamlı bir çözüme ulaşılmalı. Tüm tarafların böyle bir çözümden kazanacakları çok şey var. Kıbrıslı Rumlar için bu çözüm, süregelen güvensizlik durumunun sona ermesini, bölgede en dinamik durumda olan Türkiye ekonomisine erişimi ve Doğu Akdeniz’in merkezi durumuna gelmesiyle birlikte hizmet endüstrisinin değerinin artmasını sağlayacak. Kıbrıslı Türkler için, şu anda büyük ölçüde mahrum kaldıkları AB vatandaşlığının haklarından faydalanma anlamına gelecek. Avrupa Birliği için Kıbrıs’taki çözümsüzlük, Afganistan’da NATO’yla işbirliğinden Çin’den ithal edilecek ayakkabılara kadar birçok konuda işleyişini engelleyen bir sorun olarak karşısında durmakta. Türkiye ise çözümle beraber AB ile bütünleşme sürecindeki temel bir engeli aşmış olacak.

Bu çaba başarılı olmazsa muhtemel öteki seçenek, bölünme olacaktır. Bu yöndeki ilerleyiş, tarafların uzun yıllardır savundukları tutumlarını ironik bir şekilde değiştirmeleriyle 2004 yılında Annan Planı’nın Kıbrıslı Türkler tarafından kabul edildiği halde Kıbrıslı Rumlar tarafından reddedilmesi sonucu başarısızlığa uğraması ve Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bölünmüş adanın tek temsilcisi olarak AB’ye üye olması sonucu ivme kazandı. 1974’teki Türk işgalinden beri adada neredeyse hiç kan dökülmese ve şiddetli çatışma ihtimali yok denecek kadar az olsa da 2004 yılındaki gelişmeler gösterdi ki görece sükûnetli gözüken statükonun süresiz korunabileceğine dair yaygın kanı artık geçerliliğini yitirdi.

Herhangi bir çözüm bulunamadığı takdirde, “Tayvanlaşma” diye bahsedilen süreç kaçınılmaz şekilde hızlanacak ve dolayısıyla bölünme kalıcılaşacaktır. Tüm tarafların bu zamana kadar yaptıklarından daha dikkatli şekilde bu sürecin olumsuz yanlarını değerlendirmeleri gerekmektedir. Kıbrıslı Rumların uğrayacağı kayıpların başında kendini Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak ilan eden devlete karşı uluslararası müsamahanın giderek artması, herhangi bir çözüme ulaşıldığı takdirde Kuzey Kıbrıs tarafından geri verilecek kayda değer miktarda toprağın kaybı, adadaki Türk askeri varlığının kalıcılaşması, Rumlara ait mülkler üzerinde Kıbrıslı Türkler tarafından yapılan inşaatlarda patlama yaşanması ve adaya daha fazla Türk yerleşimcinin gelmesi olacaktır. Kıbrıslı Türklerse daha yavaş bir kalkınmayla yetinecek, izolasyonlar nedeniyle uygun bir ortam bularak artan suç ve örgütlerle daha zorlu bir mücadele vermek zorunda kalacak ve belirsiz bir müddet AB vatandaşlığı gibi birçok haktan yararlanamayacaklar. Türkiye, AB ve NATO ile olan geniş kapsamlı ilişkilerinde sıkıntılı bir ortamla karşılaşacak ve liderlerin iktisadi, hukuki ve idari reformlara devam etmeleri çok daha zor hale gelecektir.

Adayı yeniden birleştirecek herhangi bir çözümün tarafların uzun süre önce idrak ettikleri ve BM’nin arabuluculuk çabalarının temelini teşkil eden iki kesimlilik ve iki toplumluluk ilkelerine dayanması gerekmektedir. Her iki taraf için, 9500 sayfalık Annan Planı’nın en azından üçte ikisi kabul edilebilir durumdadır ve müzakerelere ciddiyetle başlama yönünde siyasi irade ortaya çıkarsa geriye kalan ve anlaşma sağlanamayan konularda kolaylıkla uzlaşma sağlanabilir. Bu, yeni bir başlangıcı gerektirecektir: Kriz Grubu’nun Kıbrıs ile ilgili ilk raporunu açıkladığı Mart 2006’dan beri adadaki iki toplumun liderleri arasındaki 8 Temmuz 2006 Anlaşması’na dayanan ve başlangıçta umut verici olan sürecin tam anlamıyla çıkmaza girdiği açık bir şekilde ortaya çıktı.

Kıbrıs Rum tarafında Şubat 2008’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerini takip eden süreç, her iki topluma da anlamlı müzakerelere başlamak için gereken iradeyi yeniden tesis etmek için bir imkân sunabilir. Birçok kesimde seçimlerin sonucunun bu tarzda bir müzakere sürecine olanak sağlayacağı yönünde anlaşılabilir bir kuşku olsa da bu konuya peşin hükümlü yaklaşılmaması önemlidir. Önümüzdeki haftalarda bölünmeye doğru giden sürecin zararları ve kalıcı bir birleşmenin yararları gibi öze dair meselelere ve müzakerelerin nasıl bir süreçle yürütülebileceği konusuna odaklanılması için hem içerde hem de dışarda azami çaba harcanması gerekmektedir. Bu rapor, bu amaca hizmet etmek amacıyla yazılmıştır.

Arzulanan sonuç, her iki tarafın liderlerinin seçimlerden sonra en kısa zamanda bir araya gelerek BM’ye görüşmeleri başlatmak için ciddi bir kararlılığın içinde olduklarını ifade etmeleri ve bu iradelerini tek taraflı güven arttırıcı önlemlerle desteklemeleri olacaktır. BM, bunun ardından liderler arasındaki yüz yüze görüşmeler için gereken çerçeveyi oluşturmak amacıyla adaya bir misyon göndermelidir. Tam bu noktada, Türkiye tek taraflı olarak deniz ve hava sahasını Kıbrıslı Rumlara açmalı ve Rumlar buna karşılık olarak Kıbrıslı Türklerin AB’yle doğrudan ticaret yapmalarını önlemek için koydukları engelleri hızla kaldırmalıdırlar. Kuşkusuz alınması zor olan bu önlemler, bir arada gerçekleştirildiğinde müzakerelerin gerçek anlamda başarılı olmasını sağlayacak ortamı yaratacaktır.

Lefkoşa/İstanbul/Brüksel, 10 Ocak 2008

Executive Summary

One more major effort, strongly encouraged by the UN and European Union (EU), should be made in 2008 to resolve the long-running dispute between ethnic Greeks and Turks on Cyprus and achieve a comprehensive settlement to reunify the island. All sides have much to gain from such a settlement. For the Greek Cypriots, it would end lingering insecurity, give them access to the Turkish economy, the most dynamic in the region, and increase their service industry’s value as an eastern Mediterranean hub. For Turkish Cypriots, it will mean being able to enjoy the benefits of EU citizenship of which they are presently largely deprived. For the EU, the unresolved Cyprus problem now hampers its functioning on issues as diverse as cooperation with NATO in Afghanistan and Chinese shoe imports. And for Turkey a settlement would overcome a major obstacle to its convergence with the EU.

If such an effort fails, the alternative is likely to be partition. Movement toward this has accelerated since 2004, when the UN’s Annan Plan, in an ironic reversal of long-held positions, was accepted by the Turkish Cypriots but collapsed due to Greek Cypriot rejection, and the Greek Cypriot government entered the EU as the sole representative of the divided island. While there has been almost no bloodshed since the Turkish invasion of 1974 and violent conflict remains highly unlikely, the events of 2004 have rendered obsolete the comfortable belief that the relatively tranquil status quo can be preserved indefinitely.

If no settlement is found, the process referred to locally as “Taiwanisation” will inevitably speed up, consolidating partition. All sides need to focus much more sharply than they have to date on the downsides of this. Greek Cypriots will experience growing international toleration of the self-declared Turkish Republic of Northern Cyprus, loss of significant land that would have been returned by the north in any settlement, permanent stationing of Turkish troops, acceleration of a Turkish Cypriot building boom on Greek-owned properties, and the arrival on the island of more Turkish settlers. Turkish Cypriots will experience slower development; a tougher struggle against criminal elements taking advantage of their isolation; and indefinite suspension of many of their rights as EU citizens. Turkey will face a troubled atmosphere in a wide range of its dealings with the EU and in NATO, making it much harder for its leaders to pursue additional economic, legal and administrative reforms.

Any comprehensive reunification settlement will need to be based on the bizonal and bicommunal principles that have been long understood by the parties and are at the heart of past UN mediation efforts. Both sides can live with at least two thirds of the 9,500-page UN Annan plan, and solutions can readily be envisaged to the outstanding matters in dispute if only, as ever, the political will can be summoned to engage in serious negotiations. That will require a fresh start: since March 2006, when Crisis Group first reported on Cyprus, it has become apparent that the initially promising process based on the 8 July 2006 Agreement between the leaders of the island’s two communities is wholly stalemated.

The period following the Greek Cypriots’ February 2008 presidential election may offer both communities an opportunity to reestablish their will to engage in meaningful negotiations. While there is understandable scepticism now in many quarters as to whether any likely outcome of that election will be conducive to such negotiations, it is important that this issue not be pre-judged. In the weeks ahead maximum efforts should be made, internally and externally, to focus on the substantive matters at stake – the disadvantages of an accelerated move to partition and the advantages of a comprehensive reunification settlement – and the process by which negotiations might be advanced. This report is written in that spirit.

The ideal outcome would be for the leaders of both sides, as soon as possible after the election, to meet and signal to the UN a real commitment to restart talks, backing this up with unilateral confidence-building measures (CBMs). The UN should then send a mission to establish a framework for subsequent face-to-face talks between the leaders. At that point Turkey should unilaterally open its seaports and airports to Greek Cypriot traffic, followed quickly by action from the Greek Cypriots to remove the obstacles they have created to EU direct trade with the Turkish Cypriots. Difficult as they no doubt will be to achieve, such measures, taken together, would create an atmosphere in which negotiations would have a realistic chance of succeeding.

Nicosia/Istanbul/Brussels, 10 January 2008

Subscribe to Crisis Group’s Email Updates

Receive the best source of conflict analysis right in your inbox.