“Kurt” Diye Bağırmak: Türklerin Endișeleri Kürt Açılımlarına Engel Olmamalı
“Kurt” Diye Bağırmak: Türklerin Endișeleri Kürt Açılımlarına Engel Olmamalı
Table of Contents
  1. Executive Summary
Turkey and Russia’s Complicated Relationship
Turkey and Russia’s Complicated Relationship
Report 227 / Europe & Central Asia

“Kurt” Diye Bağırmak: Türklerin Endișeleri Kürt Açılımlarına Engel Olmamalı

  • Share
  • Save
  • Print
  • Download PDF Full Report

Yönetici Özeti

Türk hükümeti ile Kürdistan İşçi Partisi (PKK) arasında 2012’nin sonlarından bu yana devam eden müzakereler tökezliyor. İki tarafta da aşırılık yanlısı söylemlerin yeniden güçlenmesiyle 23 Mart 2013’te ilan edilen ateşkes kırılganlığını koruyor. PKK’nın uzlaşmaya dayalı bir barışı istediğine dair Ankara’yı ikna etmek için daha fazla çaba göstermesi gerekiyor, ancak hükümetin de Türkiyeli Kürtlerin uzun süredir var olan demokratik sıkıntılarını tam anlamıyla çözmek yönünde önemli bir sorumluluğu bulunuyor. Hükümet bu konuda tereddüt göstermesinin nedeni olarak milliyetçi tepki endișesini sıkça dile getiriyor. Aslına bakılırsa barış süreci, anaakım Türklerin demokratikleşmeye dönük adımları kabul etmeye ne kadar istekli olduklarını ortaya koydu. İki yıl içinde yerel, genel ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine girecek olan iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) için çok daha büyük bir risk, otuz yıldır devam eden çatışmanın yeni bir şiddet döngüsüne kapılması olacaktır.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) de dahil olmak üzere milliyetçi siyasi muhalefet, genel olarak Kürt açılımına büyük oranda karşı çıkmış olsa da kamuoyu PKK ile müzakereleri çoğunlukla kabul etti. AKP hükümetinin, Kürtçe televizyon kanalı, özel Kürtçe kurslarının yasallaşması, okullarda seçmeli Kürtçe dersleri ve yakın zamanda açıklanan özel okullarda Kürtçe eğitim verme planları da dahil olmak üzere Kürtlere sunduğu siyasi jestler, kamuoyunda dikkate değer düzeyde bir öfkeye yol açmadı. Hükümet tarafından belirlenen ve ülkenin her yerini dolaşan heyetlerin bildirdiğine göre açıklama ve diyalog, halkın algılarını ve uzlaşmaya hazır olma düzeyini genellikle değiştirmeyi başardı. Mayıs ayında ortaya çıkan ülke çapındaki hükümet karşıtı protestolar da, Kürtlerin sıkıntılarından genellikle bihaber olan ülkenin batısındaki Türklerin beklenmedik biçimde Kürtlerle dayanışma sergilemelerine yol açtı.

Ne var ki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Kürt kamuoyuna ulaşmaya çalışan tavrının yanında, gitgide daha milliyetçi olan bir çizgi de takip etti. En kolay reform olan, partilerin meclise girmesinde uygulanan yüzde 10’luk seçim barajını düşürmekten kaçındı. Bu, ülke genelindeki oyların ortalama olarak yüzde 6-7’sini alan Kürt ulusal hareketinin ana partisinin siyasete daha adil olarak dahil olmasını sağlayacaktır. Olumlu bir adım olarak, Türkiyeli Kürtlerin özel okullarda anadillerinde eğitim almasını sağlayacak planını açıkladı, ancak ülke nüfusunun yüzde 12-15’ini oluşturan Kürt toplumunun ana taleplerinden olan tam anlamıyla Kürtçe eğitim ve kamu hizmetleri konusunda söz vermedi. Aynı zamanda hükümeti, etnik ayrımcılık unsurlarının çıkarıldığı yeni bir anayasa hazırlamayı başaramadı. Ayrıca uzun süredir eleştirilen terörle mücadele yasasında gerekli değişiklikler olmaması nedeniyle şiddete başvurmamış binlerce Kürt aktivist, bazıları dört yıldır olmak üzere halen ihtiyati tutukluluk halinde bulunuyor.

Yetkililer ve yorumcular, bir aksiyon alınmamasını farklı nedenlerle açıklıyorlar. Bunların arasında PKK’nın Türkiye’den tamamen çekilmemiş ve silahsızlanmamış olması, ülke içinde süreçle bağlantısı olmayan protestolar ve Türkiye’nin Orta Doğu sınırındaki ülkelerde yaşanan çalkantılar, ve hepsinin ötesinde Türk seçmenlerinin önemli Kürt reformlarını gerçekleştiren bir hükümeti cezalandıracağına dair inanç bulunuyor.

Müzakerelerin PKK’yı cesaretlendirdiğine ve verilen ödünlerin bağımsız bir Kürt devletinin önünü açacağına dair bazı Türklerin köklü endișelere sahip oldukları doğru. Diğerleri ise ülkenin Türk kimliğini kaybedeceğinden korkuyorlar. İsyancılara uzlaşma önerilmesi karşısında kamuoyunda önemli ölçüde kırgınlık söz konusu. Terör yöntemlerine başvuran militanlar, onlarca yıl boyunca resmi söylemde terörist ve hain olarak tanımlandı. Ne var ki yaşamını yitirenlerin veya yaralananların, mülklerini kaybedenlerin ve hakları ihlal edilenlerin büyük bölümünün Kürtler olduğuna dair Türk halkı bilgilendirilmedi.

Kürt toplumun çoğunluğu, halen Türkiye içinde bir çözüm istiyor. PKK liderlerinin ve Kürt yanlısı Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) de dahil olmak üzere Kürt hareketinin, Türk halkının bölünmeye veya şiddetin yeniden tırmanmasına dair endişelerini alevlendirecek biçimde tehdit içeren söylemlere son vermesi gerekiyor. Aynı zamanda yerel milisler gibi Türkiye içindeki tüm paralel devlet oluşumlarını kınamalılar ve Kürtlerin ortak bir tarihe sahip oldukları Türklerle Türkiye içinde birlikte yaşamayı arzuladıklarını ifade etmeliler. Mevcut sürecin getirdiği ender fırsatları göz önünde bulundurarak PKK, ateşkese olan bağlılığını sürdürmeli ve geri çekilmeye yeniden başlamalı.

Aynı zamanda Türk liderler, her türlü etnik önyargıyı kaldıracak yeni bir anayasa ve yasalar da dahil olmak üzere demokratik reformlara yeniden ciddiyetle eğilmeli. Yeni bir anayasa, Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herkesin eşit vatandaşlar olduğunu açıkça vurgulayarak Türk ulusuna yapılan referansları dengeleyebilir ve eğitimde ve kamu hizmetlerinde anadillerin kullanımını garanti altına alabilir. Yapılması gereken diğer reformlar arasında daha fazla yerinden yönetime dayalı bir yönetim yapısı, terörle mücadele yasasıda değişiklikler ve daha düşük bir seçim barajı bulunuyor. Liderler ayrıca kalıcı barışa giden bu yolun avantajlarını kamuoyuna anlatmalı ve az miktarda Türk milliyetçi oyu alabilmek uğruna Kürt hareketine karşı popülist ve suçlayıcı açıklamalardan kaçınmalı.

Hepsinden önemlisi Türkiye, Kürt reformuna yönelik adımlar ile PKK ile yapılan müzakereleri birbiriyle ilişkilendirmek zorunda değil ve ilişkilendirmemeli de. Böylesi bir demokratikleşme, Türkiye’deki herkesin haklarına, eğitime ve siyasi hayata ulaşmasını kolaylaştıracaktır. Aynı zamanda, otuz yıldan uzun bir süre içinde 30.000 kişinin ölümüne yol açmış ve ekonomi, toplum ve siyaset kültürü üzerinde çok büyük ve uzun erimli hasarlar bırakmış bir çatışmanın sona ermesi için hayati öneme sahip olan güvenin inşasına yardımcı olacaktır.

İstanbul/Brüksel, 7 Ekim 2013

Executive Summary

Negotiations underway since late 2012 between Turkey’s government and the Kurdistan Workers’ Party (PKK) are stalling. A ceasefire announced on 23 March 2013 remains precarious, as maximalist rhetoric gains renewed traction on both sides. While the PKK should be doing more to persuade Ankara that it wants a compromise peace, the government has a critical responsibility to fully address the longstanding democratic grievances of Turkey’s Kurds. One reason it frequently gives for its hesitation is fear of a nationalist backlash. In fact, the peace process has already demonstrated how willing mainstream Turks would be to accept steps towards democratisation. A much bigger risk for the ruling Justice and Development Party (AKP), as it heads into a two-year cycle of local, presidential and parliamentary elections, would be if the three-decade-old conflict plunges into a new cycle of violence.

While the nationalist political opposition, including the Republican People’s Party (CHP) and Nationalist Action Party (MHP), has largely been against negotiations with the PKK and Kurdish reforms, the public has mostly accepted them. The AKP government’s steady stream of political gestures toward Kurds – including Kurdish-language television, legalisation of private Kurdish language courses, elective classes in schools and, most recently, plans to introduce education in Kurdish in private schools – has roused little noticeable public anger. Government-appointed delegations that fanned out across the country reported back that explanation and dialogue often changed public perceptions and readiness for compromise. Nationwide anti-government protests that broke out in May even unexpectedly triggered displays of solidarity toward Kurds from Turks in the west of the country, who had largely been dismissive about Kurdish grievances.

But Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan has taken an increasingly nationalist line, even if still mixed with an outreach to Kurdish opinion. He has shied away from the easiest reform to make, a lowering of the 10 per cent national election threshold for parties to enter parliament. This would allow fairer political access for the main party of the Kurdish national movement, which typically wins 6-7 per cent of the national vote. In a positive move, he has announced plans to introduce education in their mother language for Turkey’s Kurds in private schools, though avoiding a commitment to full education or public services in Kurdish, a main demand of the community that makes up 12-15 per cent of the population. His government has failed to redraft the constitution so as to remove any hint of ethnic discrimination. And lack of movement on the long-criticised anti-terrorism law still keeps thousands of non-violent Kurdish activists in preventive detention, some now for four years.

Officials and commentators offer a number of explanations for this inaction. They include the failure of the PKK to fully withdraw from Turkey and disarm, the season of unrelated domestic protests and turmoil across Turkey’s Middle Eastern borders, but, above all, the idea that Turkish voters will punish any government that pursues major Kurdish reforms.

It is true there are deep-rooted fears among some Turks that the negotiations have emboldened the PKK and that concessions would only pave the road to a separate Kurdish state. Others worry that the country would lose its Turkish identity. There is also considerable public resentment at offering concessions to the insurgency: for decades militants have been officially described as terrorists and traitors, and they have indeed used terrorist tactics; but the public has not been informed that Kurds themselves have suffered the bulk of casualties, destruction of property and violation of rights.

However, most of the Kurdish community still wants a settlement within Turkey. PKK leaders and the Kurdish movement, including the pro-Kurdish Peace and Democracy Party (BDP), need to stop issuing threats that fuel the Turkish public’s concerns about secession or a resurgence of violence. They should also denounce parallel state formations inside Turkey, including local militias, and signal the Kurds’ desire to live in Turkey alongside Turks, with whom they share a common history. Given the unique opportunities of the current process, the PKK should maintain its commitment to the ceasefire and restart withdrawals.

Turkish leaders, at the same time, must recommit to democratic reform, including a new constitution and laws that eliminate any ethnic bias. A new constitution could balance natural references to the Turkish nation with clear emphasis on equal citizenship for all in the Republic of Turkey and guarantee the full right to use mother languages in education and public life. Other reforms need to include a more decentralised government structure, changes to anti-terror laws, and a lower election threshold. The leaders should also explain to public opinion the advantages of this road to an enduring peace and refrain from populist, accusatory statements towards the Kurdish movement simply for the sake of chasing the marginal Turkish nationalist vote.

Above all, Turkey does not have to – and should not – link Kurdish reform steps to the negotiations with the PKK. Such democratisation would improve access to rights, education and political life for all in the country. And it would help build the trust vital to ending a conflict that over three decades has killed 30,000 and inflicted enormous long-term damage on the economy, society and political culture.

Istanbul/Brussels, 7 October 2013

Podcast / Global

Turkey and Russia’s Complicated Relationship

This week on War & Peace, Olga Oliker and Hugh Pope talk to expert Eleonora Tafuro, a research fellow at ISPI, to make sense of the complicated relationship between Russia and Turkey that has veered from collaborative to adversarial, often landing somewhere in between.

Russia and Turkey’s complex relationship sometimes baffles outside observers. In many respects, Turkey and Russia are fierce competitors: Moscow and Ankara back opposing camps in Libya, Syria and Nagorno-Karabakh, and Turkey is a member of NATO – the alliance Russia views as both adversary and threat. Nevertheless, this has not prevented collaboration between the two powers, who share profound economic and cultural ties and have made concerted efforts to deepen diplomatic relations, often to the frustration of Turkey's Western allies. 

This week on War & Peace, Olga Oliker and Hugh Pope talk to Eleonora Tafuro Ambrosetti, a research fellow at ISPI, about Russo-Turkish relations. Eleonora helps unpack the two countries’ complex relationship and sketch out the deep economic and cultural ties connecting them, as well as the numerous sources of tension pitting Ankara against Moscow. She discusses Turkey’s juggling act in balancing relations with the EU and the Kremlin, and how Russo-Turkish relations and soft power shape geopolitics in Central Asia, the Caucasus and Africa. Mainly recorded prior to the massive invasion of Ukraine by Russia in late February, this episode also includes a brief addendum to reflect those events.

Click here to listen on Apple Podcasts or Spotify

N.B. Please note that this episode was recorded in late January 2022.

For more on Turkish foreign policy, check out our Turkey regional page. For analysis on the Ukraine crisis and its global implications, make sure to explore our Ukraine page and read our latest Q&A: “The Ukraine War: A Global Crisis”.

Subscribe to Crisis Group’s Email Updates

Receive the best source of conflict analysis right in your inbox.