Arrow Down Arrow Left Arrow Right Arrow Up Camera icon set icon set Ellipsis icon set Facebook Favorite Globe Hamburger List Mail Map Marker Map Microphone Minus PDF Play Print RSS Search Share Trash Crisiswatch Alerts and Trends Box - 1080/761 Copy Twitter Video Camera  copyview Youtube
Suriye Bataklığının Türkiye'ye Artan Maliyeti
Suriye Bataklığının Türkiye'ye Artan Maliyeti
Helping Civilians in Ukraine’s Eastern Donbas Region
Helping Civilians in Ukraine’s Eastern Donbas Region
Report 230 / Europe & Central Asia

Suriye Bataklığının Türkiye'ye Artan Maliyeti

Yönetici Özeti

Komşusu Türkiye’nin kapısına üç yıl önce dayanan Suriye krizinin insani, siyasi ve güvenlik maliyetleri artmaya devam ediyor. En az 720.000 Suriyeli mültecinin, ölen 75’ten fazla Türk vatandaşının ve harcanan yaklaşık 3 milyar doların ardından, hayal kırıklığı ve bitkinlik etkisini iyice hissettirmeye başladı. Türkiye’nin insani yardımları ahlaken doğru  ve uluslararası ilkelere uyuyor, ancak özünde halen bir acil durum tepkisi olarak devam etmekte. Her gün yenileri gelen Suriyelilerin bakımını üstlenebilmesi için Ankara’nın uluslararası toplumla birlikte sürdürülebilir ve uzun vadeli bir anlaşmaya varması gerekiyor. Mezhep kaynaklı ve askeri çatışmaların en kötüleri kendi ülkelerine sıçramasa da Türkler, özellikle kuzey Suriye güvenilmez, sahipsiz bir bölgeye dönüşmüşken, kendi topraklarında bomba yüklü araçların ve diğer silahlı olayların yol açtığı güvenlik risklerinin farkındalar. İhtilafın başlamasında rolü olmasa da Ankara fiilen bir aktör haline geldi. Tek başına gerçek bir değişime yol açamayacağından, Türkiye kendi sınırlarını ve vatandaşlarını korumaya odaklanmalı, hükümetin Sünni Müslüman yönelimli dış politikasından uzaklaşma çabalarını canlandırarak mezhepsel açısından daha tarafsız bir dış politikaya yönelmeli ve Suriye’de uzlaşmaya dayalı siyasi bir çözümü açıkça desteklemeli.

Türkiye, Suriye’den kaçan mültecilerin güvenli topraklara ulaşabilmesini ve yasal bir çerçeve içinde uluslararası korumaya kavuşmasını sağlamalı; ancak bunun maliyetini tek başına karşılamak zorunda olmamalı. Türkler, Suriyelileri uluslararası toplum adına kabul etti ve uluslararası camianın da artan külfeti paylaşmada sorumluluğu bulunuyor. Sığınma merkezleri inşa etmenin ve bakımlarını sağlamanın yüksek maliyeti, yeni gelenlerin çoğunun kampların dışında kalmaları anlamına geliyor. Kentlerde bu durumda bulunan Suriyelilerin resmi sayısı 500.000 olarak veriliyor; ancak gerçek rakam, bunun iki katı olabilir. Mülteci akını, yerel altyapı üzerinde baskıya yol açıyor ve toplumsal gerilimler yaratıyor. Kaynaklar ve sabır azaldıkça ve güvenlik sorunları arttıkça Türkiye’nin açık kapı politikası da limitlerine yaklaşıyor. Sınır kontrolleri sıkılaştırılmış olsa da Suriyeliler, çoğu zaman yasadışı yollardan, ülkeye girmeye devam ediyorlar.

Ankara’nın Suriyelilere yönelik kapsamlı bir yerleşim stratejisine ihtiyacı var. Bunun aynı zamanda onlara bir işte çalışmak, sosyal hizmetlere erişmek, dil öğrenmek ve eğitim aracılığıyla Türk toplumuna entegre olma seçeneğini de sunması gerekiyor. Bu, öncelikle Nisan 2013 tarihli yabancılar ve uluslararası koruma yasasını genişletecek daha kapsamlı bir yasal çerçeveyi gerektiriyor. Donörler, Suriyeliler için üzerinde Türkiye ile karşılıklı olarak uzlaşacakları barınma planlarına finansman sağlayarak ve uzman bilgisini paylaşarak lojistik ve mali açılardan yardım sağlayabilirler.

2012 yılından bu yana Türkiye, kuzey Suriye için temel yaşam hattı olageldi. Pek çok ülke ile uluslararası ve yerel örgüt, insani yardım açısından fiili bir güvenli bölge üzerinden en azından 100.000 Suriyeliye yardım götürüyor. Türkiye insani yardım iletmek için uluslararası örgütlerle elinden geldiği kadar işbirliği yapmaya devam etmeli. Ankara açısından Suriye içinde yerinden edilmişlerle ilgilenmek, yeni sığınmacı akınlarının önüne geçiyor. Ancak öngörülebilir gelecekte ihtiyaçları geçici kamplarda karşılamaya yönelik bu planlar, gitgide istikrarsızlaşan bir ortamda hem Suriyelileri hem de yardım çalışanlarını bekleyen tehlikeleri görmezden geliyor. Kriz Grubu’nun 2013’te önerdiği üzere, en iyi seçenek, savaşın harap ettiği ülkelerini terk etmek isteyen tüm sivillerin Suriye’den ayrılmalarını sağlamak olacaktır.

Türkiye, Suriye’nin diğer komşularına göre daha büyük, daha güçlü ve daha zengin olabilir; ancak sınırlarını mültecilere açık tutmaya devam etmesi için yine de desteklendiğini hissetmesi gerekiyor. Geçtiğimiz bir buçuk yıl içinde Ankara, uluslararası yardıma kapılarını açtı ve bu kriz üzerinde çalışmaları için daha fazla insani yardım amaçlı sivil toplum örgütünü kayda geçirdi. Ne var ki yabancılara karşı süregelen korku ve bürokratik engeller, mevcut uluslararası kaynaklardan tam olarak faydalanmasını hâlâ engelliyor. Üçüncü taraflar, krizde Türkiye’nin şimdiye dek yaptığı harcamanın sadece onda biri kadar katkıda bulundular. Donörler artık, Ankara’nın dış yardımı ilk başta reddetmiş olmasının veya durumu Ürdün veya Lübnan’dan daha iyi idare etmesinin arkasına saklanmamalılar.

Türkiye, içeride mezhepsel huzursuzluğu başarılı şekilde önlemiş olsa da Suriye politikası, Alevi ve Kürt nüfusu dahil olmak üzere iç siyasette rağbet görmüyor. Batılıların müdahale sözünü tutmamış olması nedeniyle ihanete uğradığını hisseden iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), geçtiğimiz yıl dış politikasında ayar düzeltmesi yaptı. Yeni söyleminde Suriye’den kaynaklanan ve gittikçe genişleyen güvenlik tehditleri listesinde rejim ve onun yöneticilerinin yanı sıra silahlı muhalefetin cihatçı unsurlarına da yer verdi. Türkiye’deki Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile ilişkilendirdiği Suriyeli Kürtlerin Demokratik Birlik Partisi (PYD) ile temasta bulunmayı kesinlikle reddetme politikasını 2013’te tersine çevirdi ve Mart 2014’te Suriye’nin nihayet BM’nin insani yardımı için geçiş noktası açması üzerine BM’nin yardım konvoylarının PYD denetimindeki topraklarına girmesine izin verdi. Büyük resme bakıldığında Türkiye, uzun sürecek askeri müdahalelerden kaçınmak istiyor; ancak şiddetli sınır çatışmaları ve rejimle zaman zaman havada yaşanan gerginlikler, ihtilafın tırmanma riskini arttırıyor. Tüm bunlara rağmen Türkiye’nin geniş kapsamlı bir askeri müdahaleye girişmesi, en azından arkasında uluslararası bir görev ve destek olmadan, muhtemel görünmüyor.

AKP liderliğinin Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın makamından ayrıldığını görme konusundaki kararlılığı ve Suriye’deki anaakım muhalefete verdiği destek gücünü koruyor.  Mülteci kamplarında muhalif savaşçılara ve ailelerine ev sahipliği yapıyor, siyasi ve askeri muhalif grupların topraklarında bir araya gelmesine izin veriyor ve lojistik ve malzeme yardımı yapıyor. Ancak Türkiye, hiçbir zaman Suriye içindeki savaşan muhalefetin ana destekçisi olmadı ve Körfez ülkeleri siyasi alanda da daha fazla nüfuz kazandılar. Buna rağmen muhalefetin ana siyasi kanadı olan Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu ile sürdürülen temas, Cenevre-2 barış görüşmeleri için destek sağlanmasına ve Kürtlerin sınırlı da olsa temsil edilmesine yardım etti. Türkiye, Suriye’nin kuzeyindeki muhalif gruplara gönderilen teçhizat için transit ülke olarak bu gruplar üzerindeki nüfuzunu kullanmalı ve onların uluslararası insani hukuk kurallarına uymalarını ve mezhep ayrımı göstermeyecek şekilde davranmalarını teşvik etmeli. Dış politikada İran da dahil bölgedeki ortaklarıyla açık iletişimi sürdürerek Türkiye, Suriye savaşında dış aktörlerin müdahalelerini karşılıklı olarak azaltmaya ve barışa daha uygun bir ortam inşa etmeye gayret etmeli.

Helping Civilians in Ukraine’s Eastern Donbas Region

While Ukraine’s territorial integrity remains compromised, every effort must be made to improve the plight of residents in the eastern Donbas region. In this excerpt from our Watch List 2018 annual early-warning update for European policy makers, Crisis Group advises the EU and its member states to provide these citizens with funds for compensation and encourage Kyiv to pass legislation that restores residents’ pension payments.  

This commentary is part of our Watch List 2018 – Third Update.

With presidential elections scheduled for March 2019 and parliamentary elections to follow later that year, Ukraine is entering a period of jockeying and recrimination among its political elite. Prospects for improving the plight of more than six million residents of the eastern Donbas region caught up in the war between Kyiv’s forces and Russia-backed separatists – requiring policies long stymied by Kyiv’s general reservations toward those citizens – appear gloomy. Yet Ukraine’s international partners should urge Kyiv not to view forthcoming elections as an excuse for inaction. The government should take long overdue steps to ease the suffering of the conflict’s victims, which are vital to the eventual reintegration of those areas into Ukraine. In this context, the European Union (EU) and its member states should:

  • Encourage the Ukrainian government to pass legislation that restores pension payments to residents of conflict-affected areas, irrespective of their status as internally displaced persons (IDPs). Currently only those registered as IDPs are entitled to such payments, and maintaining IDP status is burdensome or impossible for many pensioners.
     
  • Provide resources for a government fund to compensate citizens for property lost during fighting or expropriated by the Ukrainian military over the past few years.
     

Though Ukraine’s parliament has been considering draft legislation on these issues for months, officials warn that its passage is unlikely before elections. The current government sees little gain in prioritising the needs of citizens who in many cases cannot vote and are unlikely to vote for the ruling party if they could. Many staunch supporters of Ukraine’s fight with Russia, who can vote, question the loyalty of citizens in occupied areas to the state. But failing to address humanitarian issues carries significant risk. In a time-sensitive battle to win hearts and minds of conflict-affected citizens, inaction erodes Kyiv’s chances for eventually reintegrating peacefully areas currently outside its control. If Poroshenko does win re-election, he may find his 2014 pledge to end the war and bring Donbas back to Ukraine, which helped propel him to the presidency, increasingly out of reach.

The country’s Supreme Court ruled that the government’s practice since 2015 of withholding pensions for hundreds of thousands of Internally Displaced Persons (IDPs) was illegal.

The EU also has a crucial interest in ensuring that Kyiv tackle humanitarian challenges now. Many of the most vocal advocates for citizens who have borne the brunt of the Donbas conflict are Eurosceptic politicians and their parties, including Opposition Bloc and Za Zhyttya. In contrast, the Ukrainian leaders most dedicated to EU integration, including members of the ruling coalition and the Samopomich party, are more ambivalent and sometimes overtly hostile toward these citizens. This dynamic has contributed to a perception among some Ukrainians that EU integration is an elitist project, conceived without regard for society’s most vulnerable, including the disproportionately elderly and female population in conflict-affected areas. The EU should encourage Poroshenko and his ruling coalition to break the populist Eurosceptic monopoly on calling for policies that care for those citizens.

The EU and its member states also have an opening to press Kyiv on pension provision. In September, the country’s Supreme Court ruled that the government’s practice since 2015 of withholding pensions for hundreds of thousands of IDPs (on the grounds that they had either failed to register as such or because they had returned to their homes in occupied territory) was illegal. The decision compels Kyiv to enact legislation decoupling pension eligibility for citizens from areas outside government control from their IDP status. That step would allow all pension-age citizens from these areas to receive payments on government-controlled territory, or at their homes in uncontrolled areas with the help of aid workers.

Members of the ruling coalition resist such legislation, in violation of the Supreme Court verdict. This means those wishing to reinstate their pensions can only do so through the courts, although the verdict is expected to expedite their cases. Government sources attribute Kyiv’s resistance to a mix of budgetary shortfalls, reluctance to prioritise people living in occupied territory, and fear of politically or financially risky moves ahead of elections. While the EU and some member states have lobbied the government for better pension provision in the past, they now have Ukrainian law on their side. They should emphasise the long-term economic and political costs: according to legal experts, state inaction could result in challenges at the European Court of Human Rights where plaintiffs would win most cases and whose verdicts would likely award damages.

Providing compensation for property damaged in fighting or appropriated by the Ukrainian military is another area where the EU could have a positive impact. Over 40,000 private properties have been destroyed or damaged during the conflict, but the government has yet to establish a legal procedure for compensation, with officials pointing to lack of funds. Many argue that Kyiv will eventually seek to compel Russia to pay these costs by resorting to international courts. Yet that process would take years, if it happens at all, leaving thousands of citizens unable to start new lives in the meantime. As with the pension issue, victims of property loss could take cases to the European Court of Human Rights, which would cost Kyiv more in the long term.

The EU could consider providing funds to a state compensation pool on the condition that lawmakers pass pending legislation. This measure could help thousands of Ukrainians avoid poverty and aid dependency. It would also be a useful signal to Kyiv that its international backers are ready to help it govern all its citizens to the best of its ability, even while its territorial integrity remains compromised.