icon caret Arrow Down Arrow Left Arrow Right Arrow Up Line Camera icon set icon set Ellipsis icon set Facebook Favorite Globe Hamburger List Mail Map Marker Map Microphone Minus PDF Play Print RSS Search Share Trash Crisiswatch Alerts and Trends Box - 1080/761 Copy Twitter Video Camera  copyview Whatsapp Youtube
İdlib’de Cihatçı Faktörü: Ebu Muhammed el-Cevlani ile Söyleşi:
İdlib’de Cihatçı Faktörü: Ebu Muhammed el-Cevlani ile Söyleşi:
A Syrian man stands at a makeshift camp for displaced people who fled pro-regime forces attacks in the Idlib and Aleppo provinces, on 18 February 2020. AFP/Bakr Alkasem

İdlib’de Cihatçı Faktörü: Ebu Muhammed el-Cevlani ile Söyleşi:

İslamcı direnişçilerin Suriye’deki son kalesi İdlib’de insani kriz devam ederken yanıtlanması gereken soru, silahlı muhalifler ile hasımları arasında bir uzlaşmanın mümkün olup olmayacağı. Dış aktörler bu soruyu, direnişçilerin sükuneti koruma ve sivil halka yardım sağlama konusundaki samimiyetlerine göre yanıtlamalıdır.

Başkan Başar el-Esad, Rus hava kuvvetlerinin desteğiyle direnişçilerin son kalesi olan İdlib’e doğru ilerleyişini sürdürmekte. Savaşın pençesindeki ülkede daha önce gerçekleşen muharebeler İdlib nüfusunu üç katına çıkararak yaklaşık üç milyona ulaşmasına yol açtı. Dokuz aydır İdlib vilayetinde süren saldırılar neticesinde yerinden edinilen kişi sayısı, bu şiddet dolu savaşta şimdiye dek görülen seviyelerin çoktan üzerine çıkmış durumda. Bir milyondan fazla Suriyeli, rejimin topçu ateşinden ve Rus hava bombardımanından kaçabilmek için Türkiye sınırında inşa edilen derme çatma barınaklara sığındı. Halihazırda üç milyonun üzerinde Suriyeliye ev sahipliği yapan Ankara hükümeti, daha fazla mülteci kabul etmeyeceğini açıkladı. Saldırının durdurulması Ankara’nın Moskova ile (ve Moskova üzerinden Şam ile) bir anlaşmaya varabilmesine bağlı ve böyle bir anlaşma olasılığı giderek daha zayıflamakta. Bir anlaşmaya varılamaması durumunda, Türkiye hem Esad rejimi hem de Rusya ile karşı karşıya gelebilir. Böyle bir durumda İdlib’deki vahim insani durumun daha da büyük bir faciaya dönüşmesi neredeyse kaçınılmaz olacaktır.

İdlib’in kaderi Moskova ve Ankara’nın ikili ilişkilerine biçecekleri değere bağlı gibi görünmekte. Heyet Tahrir El-Şam’ın (Şam Özgürlük Örgütü veya HTŞ) bölgeyi kontrolü altında tutan ve Rusya’nın (ve aynı zamanda ABD’nin) terör örgütü olarak kabul ettiği cihatçı direniş örgütüdür. Rusya ve Türkiye, “HTŞ sorununu çözmesi” için Ankara’ya zaman kazandırmak amacıyla daha önce de İdlib’de farklı zamanlarda ateşkesler ilan etmişlerdi. Bundaki amaç, Rusya’nın/rejimin HTŞ’yi doğrudan askeri güç kullanarak ortadan kaldırmasına alternatif olarak Türkiye’nin bu grubu kontrolü altında tutmasıydı. Ancak, görüşmelerde Moskova Ankara’dan beklentisinin bunun ötesinde olduğunu – HTŞ’ye yönelik gerçekleştirilecek askeri bir harekat öncesinde Türkiye’nin HTŞ’nin içindeki “ılımlı grupları” fiziksel olarak ayırmasını beklediğini ifade etmişti. Zaman içerisinde Türkiye’nin bu hedefi yerine getiremeyeceği – ve belki de bu konuda isteksiz olduğu – anlaşılınca, Rusya ve rejim Ankara’nın harekete geçmemesini, direnişçilerin elinde olan bölgelerin sınırlarına yönelik gerçekleştirdiği taarruzlara bir gerekçe olarak kullandı. Rejimin ülkenin tümünün kontrolünü tekrar ele geçirmesine destek olmak amacıyla Idlib’in kontrolünü HTŞ’nin elinden almak için bir “dilimleme” yaklaşımı kullanıldı ve HTŞ mensubu olup olmadıklarına bakılmaksızın buradaki Suriyeliler hedef alındı. Bu saldırılarda Rusya ve rejim defalarca pazar, okul ve hastane gibi nüfusun yoğun olduğu merkezleri hedef aldı ve böylece bu bölgelerin boşaltılarak rejime ait kara kuvvetlerinin eline geçmesinin önü açıldı.

Bugün itibariyle bu stratejide doruk noktasına ulaşıldığı göze çarpmakta. Geçtiğimiz dokuz ay içerisinde rejim bazı bölgeleri direnişçilerin elinden geri almayı başardı. Geçtiğimiz Şubat ayında rejimin yüksek nüfus yoğunluğuna sahip yerleşim yerlerini bombalaması neticesinde Türk askerlerinin de yaşamını yitirmesi üzerine Türkiye bölgeye destek kuvvetleri gönderdi ve Suriye ordusunu – askerlerini daha önceki konumlarına geri çekmemesi durumunda – doğrudan çatışmaya girmekle tehdit etti. Moskova’nın Ankara’yla (ve özellikle de Başkan Vladimir Putin’in mevkidaşı Recep Tayyip Erdoğan ile) ilişkisinin seyri şu anda muallak görünüyor. İki lider aralarındaki olumlu ilişkiyi korumak istiyorsa, İdlib konusunda yeni bir uzlaşıya varmaları gerekecek.

Aralarındaki ilişkiyi korumak için, Ankara ve Moskova’nın HTŞ sorununa bir çözüm bulması gerekmekte. HTŞ azımsanmayacak bir askeri güce sahip – on binlerce deneyimli savaşçıya sahip olduğu tahmin ediliyor – ve İdlib halkı üzerinde güvenlik kontrolünü tekeline almış görünüyor. Koordine bir Rus/rejim saldırısına direnemeyebilir. Ancak HTŞ’nin İdlib’de ne kadar kök salmış olduğu ve arazinin ne kadar zorlu olduğu göz önüne alınırsa böyle bir saldırının bedelinin rejim için ağır olacağı ve çok büyük çaplı bir insani krizi tetikleyeceği ve neticesinde daha da çok sayıda Suriyelinin Türkiye sınırına doğru kaçacağı neredeyse kesin. Doğal olarak bu olasılık Ankara’da büyük endişelere yol açmakta. Ancak İdlib’e yapılacak topyekun bir saldırı ve şehrin tamamen ele geçirilmesi dışındaki her türlü senaryoda, hakimiyetindeki alan küçülse de HTŞ bölgedeki varlığını sürdürecektir. Dolayısıyla esas mesele HTŞ ile herhangi bir uzlaşmanın mümkün olup olmayacağıdır; bu da aklımıza şu an itibariyle tam olarak nasıl bir örgütle karşı karşıya olduğumuz sorusunu getirmektedir.

Örgütün liderleri, sahadaki yeni duruma uyum sağladıklarını iddia etmektedir. Ulus aşırı cihatçı heveslerinden vazgeçtiklerini ısrarla vurgulamakta, kontrolleri altında bulunan bölgeyi yönetmeye odaklanmaya başladıklarını ifade etmekteler. En azından Abu Muhammet el-Jolani ile yapılan yakın tarihli söyleşi bu görüşü yansıtmakta.

Uluslararası Kriz Grubu (Cenevre merkezli Centre for Humanitarian Dialogue / İnsani Diyalog Merkezi ile birlikte) Ocak sonunda Jolani ile İdlib’de dört saat süren bir görüşme gerçekleştirdi ve grubun ideolojisi, son yıllardaki gelişimi, diğer cihatçı gruplarla ilişkisi ve Şam rejimiyle olan mücadelesindeki hedefleri gibi konuları ele aldı.

Jolani’nin ifadesiyle bir dizi kimlik değiştirme girişimi ve içsel dönüşüm geçiren HTŞ, günümüz itibariyle El Kaide’nin komuta zincirinden bağımsız, ulus aşırı değil de kesinlikle Suriye odaklı İslamcı bir gündeme sahip yerel bir grup konumunda. “Ben Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesine karşı direnme arzusuyla yoğrulan Selefi-cihatçı bir sosyal ortamın etkisi altında kaldım, ancak bugünkü çıkış noktamız sahadaki gerçeklik”.

ABD’nin Irak işgalinden sonra Jolani Suriye’den Irak’a geçmiş. Daha sonra Irak İslam Devletine (IİD) dönüşen bir Selefi-cihatçı gruba katılmış. 2011 yılında ABD birliklerini Irak’tan geri çektiğinde ve Suriye’de toplumsal ayaklanma başladığında, kendi vatanındaki “mücadeleye katılmanın” vaktinin geldiğine karar vermiş. Ancak kısa bir süre sonra, IİD’nin devamı niteliğindeki IŞİD’in lideri Ebu Bekir el-Bağdadi ile araları açılmış, bunun üzerine kendisinin ve grubunun El Kaide’ye bağlılığını ilan etmiş. Jolani bu durumu şöyle açıklıyor:

IŞİD’den ayrıldığımızda önümüzde iyi seçenekler yoktu. Hızlı bir karar vermek zorundaydım, dolayısıyla çekirdek ekibimi topladım ve El Kaide’ye bağlılık ilan etmeyi düşündüğümü onlara ilettim. Beni bunu yapmamam konusunda uyardılar – hatta aralarından bazıları bunun intihar olacağını bile söyledi – ancak hiçbiri bana bir alternatif sunamadı. Ben de El Kaide’ye bağlılığımı Suriye’nin sınır ötesi operasyonlar için bir merkez üs olarak kullanılmaması ön koşuluna bağlı olarak ilan ettim. Başkalarının da bunu yapmasına izin vermeyecektik. Sadece Şam rejimine ve Suriye’deki müttefiklerine karşı mücadelemize odaklanacağımızı açık bir şekilde ifade ettim.

İddia edilen bu ideolojik dönüşüm, hem destekçiler hem de hasımlarla çatışmaları da beraberinde getirdi.

IŞİD’den ayrılma kararının ardından Jolani, Jabhat el-Nusra (El Nusra Cephesi) ismini Jabhat Fath el-Şam (Fetih El Şam/Şam Fethi Cephesi) olarak değiştirdi ve daha sonra bir dizi yerel grupla birleşerek HTŞ’yi oluşturdu. İdlib operasyonların merkezi haline geldi. Jolani’ye ait çeşitli grupların ulus aşırı amaçlardan vazgeçip geçmediği ve geçtiyse de bunun ne zaman gerçekleştiği büyük tartışmalara konu olsa da kendi ifadesiyle HTŞ’nin yegâne hedefi, “meşrutiyetini tamamen yitirmiş” olan Şam rejimine karşı mücadele etmek. Kendisi HTŞ’nin günümüzdeki ideolojisinin “Suriye’deki tüm diğer yerel Sünni gruplarda da olduğu gibi fıkıha” dayalı olduğunu vurgulamakta.

İddia edilen bu ideolojik dönüşüm, hem destekçiler hem de hasımlar ile çatışmaları beraberinde getirdi. Liderliği süresince ve zaman içerisinde Jolani HTŞ çatısı altında bu açık ideolojik dönüşüme muhalif, Suriyeli olmayan ve en sert uçlardaki aktörleri saf dışı bırakarak örgütten uzaklaştırdı ve örgütün daha Suriye odaklı ve daha az ulus aşırı cihatçı yönelimli olmasını sağladı. Yine de HTŞ’nin sertlik yanlısı aşırıcı gruplarla olan ilişkisi muğlaklığını koruyor. HTŞ İdlib’de faaliyet gösteren IŞİD hücrelerini ortadan kaldırmaya çalıştı. Ancak El Kaide’den türeyen ve şu anda El Kaide’nin İdlib’deki “resmi” temsilcisi olan Hurras el-Din gibi gruplarla zıt düşmekten kaçındı; hatta Rusya/rejim saldırısına direniş gösterirken bu grupla koordineli bile çalıştı. Çin merkezli, büyük ölçüde Uygur kökenli bir militan grup olan Türkistan İslam Partisi gibi diğer yabancı gruplar da HTŞ ile yakın işbirliği içinde çalışmakta. Jolani’nin ifadesiyle,

İdlib’deki IŞİD hücrelerinin sistematik olarak peşindeyiz ve bu sayede geçtiğimiz altı ay boyunca İdlib’de tek bir IŞİD saldırısı bile görülmedi. Karmaşık bir ilişki içinde olduğumuz Hurras el-Din’i de kontrol altında tutuyoruz. Suriye’yi sınır ötesi cihatçı faaliyetleri için bir merkezi üs olarak kullanmayacakları ve Suriye Kurtuluş Hükümeti’ni [HTŞ tarafından İdlib’de kurulan yerel hükümet; açıklaması aşağıda] ve mahkemelerini tanıyacakları [diğer bir deyişle kendi Şeriat mahkemelerini kurmayacakları] konularında onlardan yazılı söz aldık. Şimdiye kadar bu sözlerinde durdular. HTŞ bünyesinde sizlerin aşırıcı çizgiye sahip aktörler olarak betimlediğiniz kişilerin kararlarımıza itaat ettiğini defalarca gösterdik. Komuta zincirimize itaat etmeyenlerle yollarımızı kolayca ayırabiliyoruz.

Türkistan İslam Partisi konusunda durum biraz daha farklı. Bu insanlar yedi yıldan beri Suriye’de bulunuyor ve dış dünya için hiçbir zaman tehdit oluşturmadılar. Tek amaçları İdlib’i Şam rejiminin saldırılarına karşı savunmak. Uygur halkı olarak Çin’de zulme maruz bırakılıyorlar – ki biz bunu şiddetle kınıyoruz – ve gidecek başka yerleri yok. Kendimi elbette onlara yakın hissediyorum. Ancak onların Çin’deki mücadelesi bizim mücadelemiz değil, bu yüzden onlara bizim kurallarımıza uydukları müddetçe başımız üstünde yerleri olduğunu söylüyoruz – onlar da zaten kurallarımıza uyuyorlar.

Söyleşimiz sırasında Jolani’ye insanların HTŞ’yi muhalif gruplara karşı uyguladıkları şiddet, aykırı seslerin susturulması ve şiddete başvurmayan eylemcileri ve yerel yönetimde görevli muhalefetle ilişkili memurları göz altına alma konusundaki sicili nedeniyle eleştirdiğini söyledik.

ABD’nin ve Türkiye’nin desteklediği muhalif gruplara karşı HTŞ’nin baskıcı/hükmedici yaklaşımı hem bu grupların hem de onların bölgesel ve uluslararası destekçilerinin HTŞ’ye karşı tavır almasına yol açtı. Jolani bu tür davranışları kısmen kabul etse de HTŞ’nin yeni bir yola girdiğini de iddia etti:

Geçmişte sorunlu olarak gördüğümüz gruplara karşı güç kullandık. ABD hatalı bir şekilde Suriye’de varlığı veya desteği olmayan gruplar oluşturmaya ve bu grupları desteklemeye çalıştı. Bizim dışımızdaki muhalif gruplarla konuşmamız gerekiyor. İdlib’i kendi başımıza yönetemeyeceğimizi biliyoruz. Evet, savaş koşullarında varlık göstermeye çalışan bir grup olarak biz de geçmişte hatalar yaptık, şimdi bunları düzeltmeye çalışıyoruz.

Büyüyen insani kriz göz önüne alınacak olursa, Jolani HTŞ’nin uluslararası yardım kuruluşlarına yönelik politikasının da değiştiğini iddia etmekte:

STK’lara yönelik politikamız artık farklı. İdlib’de çalışmak üzere geri dönmek isteyen her türlü kuruluşun çalışmalarına yardımcı olmaya gönüllüyüz ve müdahalede bulunmayacağımızı taahhüt ediyoruz. Geçmişte sorunlar yaşadığımız her türlü örgütle olan anlaşmazlıklarımızı, şayet bu örgüt buradaki insanlara yardım etmek istiyorsa, bir kenara bırakmaya hazırız. Yerinden edilmiş kişiler ile baş etmekte zorlanıyoruz.

Bu hedefler giderek gerçek dışı hale gelmiş olsa da, [HTŞ] uzun zamandır rejimin devrilmesi ve İran ve Rus güçlerinin ülkeyi terk etmesi konusunda çağrıda bulunmakta.

HTŞ’nin Suriye’deki çatışmanın nihai çözümü konusundaki tutumu hala belirsiz. Hedefleri giderek daha az gerçekçi hale gelmiş olsa da, HTŞ söylemlerinde uzun zamandır rejimin devrilmesi ve İran ve Rus güçlerinin ülkeyi terk etmesi konusunda çağrıda bulunmakta. Jolani hedeflerinin gerçekçi olmadığı görüşüne şöyle bir karşı argüman sunuyor:

Benden gerçekçi olmamı ve rejim değişikliğini sağlamak için uluslararası iradenin mevcut olmadığını kabul etmemi istiyorsanız, o zaman dünya da gerçekçi olmalı ve Suriye’nin nüfusunun yarısından fazlasının, yani yaklaşık on iki milyon kişinin, rejimin kontrolü altında yaşamak istemediğini kabul etmeli. Bu kişiler ayaklarıyla oy verdiler. Bu insanlar en azından güven içinde yaşamayı hak ediyor. Burada İdlib’de gezerken istediğiniz herhangi bir sivile rejim kontrolü altında yaşamanın ne anlama geldiğini sorun. Size işkence göreceklerini ve öldürüleceklerini bildikleri rejim bölgelerine dönmek yerine çocuklarının sert hava koşullarından dolayı öldüğü derme çatma kamplarda yaşamayı tercih ettiklerini söyleyeceklerdir.

2017’de HTŞ, İdlib vilayetinin idaresi için Kurtuluş Hükümetinin kuruluşuna onay verdi. Jolani grubunun yerel yönetimle olan ilişkisini bir görev paylaşımı olarak tarif ediyor: “[Kurtuluş Hükümetini] kontrol ettiğimizi söyleyemezsiniz, ama bağlantılı olmadığımızı da iddia edemem. Evet, güvenlik ve askeri konularda son söz bize ait çünkü savaştayız. Ancak buranın idaresiyle/yönetimiyle ilgili konularda son söze sahip değiliz”. Tek parti yönetimi istediğiyle ilgili iddiaları reddediyor ve başkalarını da Kurtuluş Hükümetine katılmaları konusunda teşvik ediyor.

HTŞ var olan koşullardan doğmuş bir oluşumdur ve sonsuza dek sürmeyecektir. Önceden belirlenmiş uzun vadeli bir plana sahip değiliz. Önümüzdeki üç ay içerisinde ne olacağını, hangi bölgeleri kontrolümüz altında tutacağımızı, yerinden edilmiş kaç kişiyle ilgilenmemiz gerekeceğini, Türkiye’nin ne yapacağını ve Amerikalıların hala Suriye’de olup olmayacağını kimse bilmiyor. Ancak size söylediğim gibi temel ilkelerimiz net ve orta vadeli planımız; kontrolümüz altında olan bölgede istikrarı sağlamak ve burayı koruma konusunda kararlı, yerel Suriye devrim güçlerinden oluşan bir ittifak yardımıyla yönetmek. Kimliğimizi netleştirecek siyasi bir manifesto geliştirebiliriz.

Jolani’nin söylemi grubun hedefleri ve davranışları konusunda gerçek bir fikir değişikliği geçirdiği izlenimini yaratmaya yönelik olsa da, HTŞ’nin bu yönelim değişikliği konusunda samimi olduğunu, özellikle de dış aktörler nezdinde ispat edebilmesi için çok daha somut adımlar atması gerekecek. Hem İdlib hem de bölgedeki insani kriz konusunda Moskova ve Ankara arasındaki mevcut çıkmaz, diplomatik bir çözüm bulunabilmesi için daha fazla zaman sağlayacak yeni bir ateşkesi zorunlu kılmakta.

Ateşkes sağlandıktan sonra Rusya HTŞ’nin sözünün eri olup olmadığını – gerçekten kendini dönüştürüp dönüştürmediğini şu hususlara bakarak sınayabilir: ateşkese uyma konusunda ne kadar istekli olduğuna, Ruslara ait Hmeimim hava üssüne ve İdlib dışındaki rejim kontrolündeki bölgelere saldırılarını durdurmasına, ve HTŞ’nin şu ana kadar işine geldiği için sorumluluk üstlenmediği, daha sert görüşlü cihatçı grupların saldırılarını önlemesine. Rusya ve Batılı devletler HTŞ’nin iyi niyetli bir çaba gösterip göstermediğini şu unsurlara bakarak değerlendirebilir: IŞİD’in yanı sıra yabancı ve ulus ötesi yönelime sahip diğer cihatçıları kontrol altına alıp almadığı; yönetişim ve siyasi tavizlerinin yanı sıra İdlib’in idaresi ile ilgili bazı alanlardaki sorumlulukları sivil yönetime aktarıp aktarmadığı ve belli ölçüde siyasi çoğulculuğa izin verip vermediği; ve Türkiye sınırı yakınlarında sefil koşullarda yaşamak zorunda bırakılmış neredeyse bir milyon insana yardım edebilecek insani yardım kuruluşlarının çalışmalarına müdahale edip etmediği. HTŞ’nin mağlup edilip son kalesinden sökülüp atılmasına yönelik topyekun bir harekatın, eşi benzeri görülmemiş ölçülerde bir insani felakete yol açacağı neredeyse kesin. Böyle bir sonucun önlenmesi için zor da olsa her yolun mutlaka denenmesi gerekiyor.