icon caret Arrow Down Arrow Left Arrow Right Arrow Up Line Camera icon set icon set Ellipsis icon set Facebook Favorite Globe Hamburger List Mail Map Marker Map Microphone Minus PDF Play Print RSS Search Share Trash Crisiswatch Alerts and Trends Box - 1080/761 Copy Twitter Video Camera  copyview Youtube
Ringkasan ikhtisar ağır sularda: Iran’ın nükleer programı, savaş riski ve Türkiye’den dersler
Ringkasan ikhtisar ağır sularda: Iran’ın nükleer programı, savaş riski ve Türkiye’den dersler
تحولات خطرة في المواجهة الأمريكية - الإيرانية
تحولات خطرة في المواجهة الأمريكية - الإيرانية
Report 116 / Middle East & North Africa

Ringkasan ikhtisar ağır sularda: Iran’ın nükleer programı, savaş riski ve Türkiye’den dersler

  • Paylaş
  • Save
  • Print
  • Download PDF Full Report

Yönetici özeti

İsrail’in İran’ı hedef alan ve Tahran’a nükleer faaliyetlerini durdurması ve uluslararası topluma da bu amaçla baskılarını arttırması mesajlarını içeren söylemindeki çarpıcı tırmanış, bir blöften ibaret olabilir. Olmayabilir de. İsrail’in bakış açısından İran’ın nükleer programı, ciddi bir tehdit arz ediyor; İran’ın bomba üretmeye yönelik olduğu varsayılan çalışmalarına bir saldırıyla cevap verileceği an hızla yaklaşıyor ve bu nedenle yakın gelecekte – ve hatta bu yıl kadar erken bir zamanda – bir askeri harekât, elle tutulur bir olasılık haline geliyor. Savaşın yıkıcı sonuçlar doğurabileceğinin Batı’da geniş çevrelerce kabul görmesine ve ABD ve Avrupa’nın İsrail’i dizginleme çabalarının iyi karşılanmasına rağmen Batı’nın Tahran’a boyun eğdirmek için ekonomik yaptırımların hiç olmadığı kadar sıkılaştırılması biçimindeki mevcut politikasının yakın zamanda İran’ın geri adım atmasını sağlaması neredeyse imkânsız görünüyor. Bu yaklaşımın savaşın yerini alması bir yana savaşa yol açması da beklenebilir. 2012 başlarken halihazırda düşük olsa da askeri bir çatışma ihtimali her zamankinden daha yüksek görünüyor. 

Yeniden başlayacak gibi görünen nükleer görüşmeler, bu akıbetin önüne geçilmesini sağlayabilir. Ne var ki bunun gerçekleşebilmesi için, yepyeni bir zihniyete acilen ihtiyaç duyan uluslararası camianın Türkiye’nin deneyiminden ders çıkarması ve varsayımlarını test etmesi yerinde olacaktır: İran, her seviyede aktif şekilde sürece dahil edilmeli; İran’la temas halinde olan ülkeler arasına İran’ın kendine daha yakın hissedeceği bazı yükselen güçleri de kapsayan daha geniş bir ülkeler grubu katılmalı; ekonomik baskının en iyi ihtimalle faydasız, en kötü ihtimalle ise zarar verici olduğu kabul edilmeli; ve Tahran’a gerçekçi bir öneri sunulmalı. Eğer seçim, başarısının kestirilmesi güç yaptırımlar ile sonuçlarının tahayyül edilmesi korkunç bir askeri müdahale arasında ise bu, bir seçim değildir. Bu, korkunç bir başarısızlık olacaktır.

Şimdiye dek nadiren açık seçik görülebilen İran konusundaki resim, hiç bu kadar kafa karıştırıcı ve endişelendirici olmamıştı. Bir gün İsrail, pek yakında harekete geçeceğini ima eden ciddi tehditler savuruyor; ertesi gün böylesi bir kararın çok uzakta olduğunu duyuruyor. Bazı İsrailli yetkililer, bir askeri saldırıyı onaylayan ifadeler kullanırken başkaları (çoğunlukla da emekli olanlar), bunu yeryüzündeki en budalaca hareket olarak nitelendiriyorlar. İsrail, siber saldırılar, nükleer alanında çalışan İranlı bilim adamlarının öldürülmesi ve gizemli patlamalar gibi unsurları kapsayan ve halihazırda yürüttüğü gözlemlenen savaş konusunda sessizliğini koruyabilmek için asla girişmeyeceği bir savaştan kimi zaman açıkça söz eder gibi görünüyor. Öte yandan ABD’nin söylemi daha da fazla değişkenlik gösteriyor: savunma bakanı, bir röportajını savaşın tüm yıkıcı sonuçlarını sıralamaya adıyor, ama bir başka röportajında askeri bir çatışma ihtimalinin saf dışı bırakılamayacağını ima ediyor. Diğer liderlerin yanı sıra Başkan Barack Obama, bir başka Orta Doğu savaşı fikrine ciddiyetle karşı çıkar görünürken bir yandan da bize tüm seçeneklerin masada olduğunu hatırlatmaya devam ediyor – ki bu, aslında belli bir seçeneği işaret etmenin en emin yolu.

İranlı liderler de üstlerine düşeni yapmaktan geri durmadılar: daha üst seviyelerde uranyum zenginleştirilmesi; tesislerin yeraltında daha derinlere taşınması; Hürmüz boğazını kapatma ve İsrail’e karşı harekete geçme tehdidi ve (Vaşington’a bakılırsa) Suudi Arabistan’ın Amerika elçisine suikast planı yapılması. Hindistan, Gürcistan, Tayland ve Azerbaycan’da bulunan İsrail hedeflerine karşı İran’ın gerçek veya planlanmış terör eylemleri hakkında son dönemde çıkan haberler, en az öncekiler kadar kaygı verici. Karmaşa, bir diplomasi yöntemidir ve şüphesiz tüm taraflar, girift siyasi ve psikolojik oyunlar içindeler. Ancak karmaşa, belirsizlik doğurur ve belirsizlik, felaketle sonuçlanabilecek yanlış hesap veya yanlış adım riskini arttıracağından tehlikelidir.

İran’ın nükleer programının ne kadar tehlikeli olduğu ve rejimin nükleer silah geliştirmeye ne kadar yakın olduğu tartışma konusudur ve bu konuda birbirinden oldukça farklı görüşler mevcuttur. İsrailliler, alarm zilleri çalıyorlar. Diğerleriyse İran’ın varsayılan hedefi önündeki önemli teknik engellere işaret ediyorlar: İran, zenginleştirme programını genişletmede sorunlar yaşıyor; bomba düzeyinde zenginleştirmeden en azından aylarca ve kullanılabilir bir nükleer silah üretme kabiliyetinden muhtemelen yıllarca uzakta bulunuyor.

Niyet konusunda da bir anlaşmazlık mevcut. Az sayıda ülke, Tahran’ın niyetinin tamamıyla masum olduğuna inanıyor. Fakat bazı ülkeler, onun bomba üretme niyeti taşıdığına ikna olmuş durumdalar. Diğerleriyse İran’ın harekete geçmeyi planlamasa bile nükleer silah patlatma kapasitesine sahip bir “eşik devleti” olmak istediği görüşünü paylaşıyor. Kritik kırmızı çizginin ne olduğu konusunda da bir fikir birliği bulunmuyor. İsrailliler, İran’ın tesisleri ileride askeri saldırıya karşı dayanıklı olacağından ülkenin ilerleyişini durdurmak için zamanla hiçbir şeyin yapılamayacağı nokta olan “dokunulmazlık bölgesi”nden söz ediyorlar ve bu noktanın yalnızca birkaç ay ilerde olduğunu ekliyorlar. Öte taraftan başta Amerikalılar olmak üzere diğer grupsa buna karşı çıkıyor; fikir ayrılığı, farklı askeri kapasitelerin yanı sıra dokunulmazlığın tanımındaki farklılıklardan da ileri geliyor (İsrail’in saldırılarına karşı dokunulmaz olmak, Amerika’nın saldırılarına karşı dokunulmaz olmakla aynı değil).

İsrailliler, ilk kez olmamak üzere, bu tehdidi ve onun aciliyetini abartıyor olabilirler – ki bu durum, kendisine karşı bitmek bilmeyen bir düşmanlığı apaçık ilan etmiş bir rejime karşı İsraillilerin hissettiği yoğun korkuyu yansıtıyor. Ancak bir konuda neredeyse kesin olarak haklılar: yaptırımlar işe yarayabilirler veya tam tersine başarısız olabilirler ve şiddetli ekonomik sancılara neden olsalar da sahici bir politika değişimine yol açmayabilirler. İran liderliğinin ekonomik zorluklara şimdiye dek boyun eğdiğine veya bundan sonra eğeceğine dair bir kanıt mevcut değil. Ruhani Lider Ayetullah Hamaney’in görüşü, baskıya boyun eğmenin ancak daha fazla baskıya yol açacağı temel prensibine dayanıyor. Bu rejimin gözünden bakıldığında böylesi bariz bir inatçılığı anlamak kolay olacaktır. Topraklarına yapılan saldırılar, fiziki ve siber sabotajlar, Körfez’deki düşmanlarının askeri mühimmatlarının ABD tarafından desteklenmesi ve belki de en çok zarar veren ekonomik savaş hali de dahil olmak üzere düşmanlarının aldığı önlemler, tek bir şeyi ifade ediyor: Vaşington ve müttefikleri, rejimi devirmeyi akıllarına koymuş durumdalar. Bu koşullar altında rejim, kendisini hasmane bir bölgede daha güçsüz hale getireceği öne sürülebilecek bir taviz vermeye neden istekli olsun?

Avrupalıların ve Amerikalıların bu soruya bir cevabı var: gerçekten etkili yaptırımlar ancak yakın zamanda kabul edildi; bunların etkisi ancak önümüzdeki altı ile on sekiz ay arasında bir zamanda görülecektir; ekonominin iflası ile karşı karşıya kalan ve böylece bekâsı tehlikeye giren İslam Cumhuriyeti’nin nihayetinde nükleer gündem konusunda ciddi müzakerelere başlamaktan başka bir seçeneği olmayacaktır. Belki bu olabilir.

Ancak o kadar çok şey ters gidebilir ki. Yalnızca ekonomik bir savaş hali olarak görebileceği durumu göze alan ve kaybedecek fazla bir şeyi olmadığını düşünen İran, ani ve sert bir çıkış yapabilir. Öte taraftan kışkırtıcı eylemleri, misilleme amaçlı adımlara neden olabilir; özellikle makul iletişim kanallarının olmadığı bir ortamda bu durum rahatlıkla kontrolden çıkabilir. İsrail’in ve Batı’nın takvimleri de uyuşmayabilir: Batı’nın öngördüğü yaptırımlar takvimi, İran’ın dokunulmazlık bölgesine gireceği noktanın ilerisinde bir zamana denk geliyor ve İsrail, tepkisiz kalma sabrını göstermeyebilir. 

Tüm umutların neredeyse tamamen yaptırımlara bağlanması, riskli bir durum oluşturuyor. İran’ı nükleer çalışmalarını yavaşlatmak konusunda ikna edememeleri yüksek bir ihtimal ve bu durumda – daha kapsamlı bir önerinin sunulacağı ciddi bir diplomatik seçenek olmazsa – ABD, kendini yüksek maliyetli (örneğin İran’ın Irak, Afganistan ve örtülü hedeflerle İsrail’e karşı muhtemel misilleme hareketlerinde bulunması) ve getirileri belirsiz (İran’ın nükleer alandaki gelişmesinde gecikmeler olması durumunda Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) heyetini ülkeden çıkarması, bomba yapımı için kararlılığının daha da kuvvetlenmesi ve bu amaca yönelik çabalarının artması gibi) bir savaşın çıkmazında bulabilir.

Bu yaklaşıma kaygıyla bakan ülkeler arasında olan Türkiye, oldukça farklı bir görüşü savunuyor. Yaptırımlara son derece şüpheli yaklaşıyor ve askeri harekât seçeneğini dışlıyor. Geniş bir İranlı yetkililer grubuyla doğrudan ve aktif diplomasi yürütmenin gerekliliğine inanıyor. Tahran’ın kendi toprakları üzerinde zenginleştirme faaliyetleri yürütme hakkının baştan kabul edilmesi gerektiği, böylece itibarının kabul görmüş olacağı görüşünü paylaşıyor. Ayrıca bitiş çizgisine yakınlaşmasa da son derece küçük ilerlemeler kaydedecek ufak adımların hiçbir şey yapılmamasından daha iyi olduğunu düşünüyor. 

 Ankara, asli bir oyuncu değil ve geniş yaptırımlara olan muhalefeti ve diyaloğa olan desteği, Rusya ve Çin gibi kilit önemdeki aktörlerin görüşlerinden farklı değil. Ne var ki Türkiye, İran’ı iyi tanıyor – ki bu, güçlü komşusuyla olan uzun ve karmaşık ilişkisinin doğal bir sonucu. Batı kurumlarına kenetlenmiş, ama aynı zamanda Müslüman dünyanın bir parçası olarak gelenekselin dışında bir güç olan Türkiye, Tahran’ın iki kutuplu dünya düzenini reddeden anlayışıyla uyuşabilir. Bu, nükleer silahlara sahip bir İran’a yatkın olduğu anlamına gelmiyor. Ancak kimin nükleer kapasiteye sahip olabileceğini, kimin olamayacağını Batı’nın dikte edemeyeceği görüşüne çok daha sıcak bakıyor; İran’ın nükleer programı konusunda çok daha az telaşlı ve nükleer silahlara sahip bir İran ihtimalinin hem uzakta hem de belirsiz olduğuna inanıyor.

Nükleer enerji konusunda yeni olsa da Türkiye’nin yararlı tecrübesi bulunuyor. 2010’da bir başka yükselen güç olan Brezilya ile birlikte İranlı yetkililerle yoğun müzakereler gerçekleştirmişti ve Batı’yı şaşırtacak şekilde Tahran Araştırma Reaktörü konusunda bir uzlaşmaya varmıştı. Buna göre İran, düşük düzeyde zenginleştirilmiş 1.200 kilogramlık uranyumu Türkiye’de tutacak ve bunun karşılığında reaktörü için yüzde yirmi oranında zenginleştirilmiş 120 kilogram yakıt alacaktı. Varılan anlaşma, mükemmelden uzaktı, ancak P5+1 (BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin yanı sıra Almanya) tarafından daha önce sunulmuş olan önerinin neredeyse aynısıydı; zaman oldukça ilerlemişti; İran’ın düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyum stoğu artmış ve kendisi yüzde 20 oranında zenginleştirmeye başlamıştı ki bu, silah üretim düzeyine muhtemel geçiş için önemli, ancak kesin olmayan bir kademeydi. Ancak bu öneri, önemli bir başlangıç olabilirdi; kabul edilseydi İran, şimdi 1.200 kg. daha az düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyuma sahip olacaktı ve güven inşa edilmesi için bir adım atılmış olacaktı. Ne var ki P5+1, anlaşmayı çabucak reddetti ve bunun yerine daha sert yaptırımlara başvurdu. 

İran’ın P5+1’in görüşme önerisine cevap verdiğine dair haberlerin yayınlandığı bugünlerde yeni bir diplomasi olanağı ortaya çıkabilir. Bu ihtimal, boşa harcanmamalı. Tarafların Türkiye’nin senaryosundan ilham alarak şu olası ilkeler uyarınca, anlamlı ve gerçekçi bir inisiyatif üretmeleri yerinde olacaktır: 

  • İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesine İlişkin Anlaşmanın (NPT) Ek Protokol’ünü ve geniş kapsamlı güvenlik tedbirleri anlaşmasını imzalaması ve yeniden uygulaması ve böylelikle daha etkin bir denetleme sitemini kabul etmesi; nükleer olmayan ve silah geliştirmeye yönelik deneme alanları olduğu düşünülen yerlerde UAEK’ye daha gelişkin denetim yapma yetkisinin tanınması (Ek Protokol Plus); ve nükleer tesis açma kararının derhal bildirilmesini öngören UAEK’nin değiştirilmiş Kod 3.1 maddesinin tekrar uygulanması;
     
  • UAEK’nin raporlarında yer alan ve İran’ın 2003 öncesinde, varsayılan nükleer silahlanma denemelerine ilişkin sürüncemede kalmış konuların çözümlenmesine ilişkin kararı;
     
  • İran’ın prensipte nükleer araştırma, zenginleştirme, ve NPT’den kaynaklanan yükümlülüklerine uygun olarak ve UAEK ile çözümlenmemiş konuların halledilmesine bağlı olarak barışçıl amaçlarla nükleer enerji üretme ve kullanma hakkının bulunduğunun P5+1 tarafından kabul edilmesi;
     
  • P5+1 ve İran arasında gözden geçirilmiş bir Tahran Araştırma Reaktörü uzlaşmasına varılması ve bunun ardından İran’ın mevcut yüzde 20 zenginleştirilmiş nükleer stoğunu yakıt çubukları ile değiştirmesi ve geçici olarak zenginleştirme seviyesini yüzde 5’te tutması, öte yandan P5+1’in de AB ve ABD’nin yeni yaptırımlarını uygulamayı askıya almayı kabul etmesi. Bazı yaptırımların yumuşatılması karşılığında İran, zenginleştirme faaliyetlerini mevcut yakıt ihtiyaçları (Buşehr reaktörü için bir yıllık stok) ile sınırlandırmaya razı olabilir. İhtiyaç fazlası ise uluslararası piyasada rekabetçi fiyatlarla satılabilir. Daha geniş bir alanda yaptırımların yumuşatılması ise İran’ın geçmişte yaptığı varsayılan silahlanma çabalarında, sıkı bir UAEK denetim rejiminin ve burada sözü edilen diğer adımların uygulanmasında UAEK ile işbirliği yapması şartına bağlanabilir;
     
  • Nükleer müzakerelere paralel olarak ABD ve İran, karşılıklı endişe ve çıkarlarını ilgilendiren diğer konularda görüşmelere başlayabilirler.

Elbette ki bütün bunların yanında tüm tarafların sürecin tamamını rayından çıkarma riski taşıyan ve saldırı tehditleri, bombalama veya suikast olaylarına karışma gibi unsurları da kapsayan her türlü hasmane davranışa ve kışkırtıcı söyleme son vermesi gerekiyor. 

Diplomatik bir çözüme şüpheyle yaklaşmak için birden fazla neden mevcut. Karşılıklı güven, daha önce hiç olmadığı kadar düşük düzeyde. Tüm taraflar üzerindeki siyasi baskılar, uzlaşmaya varılmasını güçleştiriyor. Batı, yeni ve her zamankinden daha katı yaptırımlar rejimini denemeye kararlı görünüyor. İsrail gitgide sabrını yitiriyor. Şiddete başvuran kısasa kısas eylemler tırmanışta görünüyor. İran, silahlanma yolunda kararlı ve tavizsiz adımlarla ilerlemeye kararlı olabilir. Hamaney’in danışmanlarının yol gösterici olarak șu üç örneği vurguluyor olması olası: hiçbir nükleer silahı olmayan Irak’taki Saddam Hüseyin rejiminin ABD tarafından devrilmesi; kitle imha silahlarından vazgeçen Libya’daki Muammer Kaddafi rejiminin NATO saldırısına uğraması; ve nükleer silahlara sahip Kuzey Kore rejimin hâlâ ayakta olması. Tahran’ın ne pahasına olursa olsun bomba elde etmeye kararlı olup olmadığının görülmesi ve bunu çözmenin gerçekten en etkin yolunun, yol açacağı tüm çarpıcı sonuçlara rağmen askeri seçenek olup olmadığının değerlendirilmesi için zaman bulunuyor. Şimdiyse hedef, diplomasinin başarıya ulaşması için olanakları azami düzeye çıkarırken, başka bir alternatife başvurulması ihtimalini en aza indirmek olmalıdır. 

İstanbul/Vaşington/Brüksel, 23 Şubat 2012

Iranians in Tehran protest against the killing of Iranian Revolutionary Guards' Quds Force commander Qassem Soleimani in a U.S. air strike in Iraq. 3 January 2020. AFP/Fatemeh Bahrami

تحولات خطرة في المواجهة الأمريكية - الإيرانية

With the assassination of Iranian General Qassem Soleimani, the U.S.-Iran standoff has shifted from attrition toward open conflict. Tehran will retaliate – the only question is how – prompting another response from Washington. Allies of both should intercede to stop the exchange from spinning out of control.

يشكل اغتيال الولايات المتحدة لقاسم سليماني، قائد فيلق القدس في الحرس الثوري الإسلامي الإيراني، نقطة تحول دراماتيكية. فقد وضعت واشنطن سليماني نصب عينيها منذ عدة سنوات، وكان من المحتمل أن يأمر الرؤساء الأمريكيون المتعاقبون باغتياله في الماضي. أما حقيقة أنهم اختاروا عدم القيام بذلك فتشير إلى أنه كانت لديهم هواجس من أن الأثمان التي ستترتب على ذلك تفوق المزايا المتأتية منه. باتخاذ الرئيس دونالد ترامب لهذا القرار فإنه يوضح بجلاء أنه ملتزم بحسابات مختلفة؛ بمعنى أنه بوجود اختلال كبير في توازن القوى، فإن إيران لديها ما تخشاه من الحرب أكثر بكثير مما لدى الولايات المتحدة. طبقاً لهذه الرؤية، كان المقصود أن تشكل الضربة التي قتلت الجنرال الإيراني مع آخرين – أبرزهم أبو مهدي المهندس، القيادي الكبير في ميليشيا شيعية عراقية موالية لإيران – رادعاً يهدف إلى وقف المزيد من الهجمات الإيرانية.

من شبه المؤكد أن هذه الضربة يمكن أن تكون أي شيء، لكنها لن تكون رادعاً. قد تخاف إيران من الرد الأمريكي، لكن مخاوفها من إظهار ذلك الخوف أكبر بكثير. من منظورها، لا تستطيع أن تسمح بأن يمر ما تعتبره إعلان حرب دون رد. فهي سترد، وعليها أن تقرر الآن ما إذا كان رد فعلها سيكون مباشراً أو من خلال جملة من الوكلاء والقوات الحليفة التي ساعد سليماني في بنائها؛ أو هل سيكون فورياً أو مؤجلاً؛ في العراق أو في مكان آخر – في الخليج، أو سورية أو أبعد من ذلك. الوجود الأمريكي في العراق، المهتز أصلاً بعد ضربة 29 كانون الأول/ديسمبر التي قتلت نحو 20 من أفراد إحدى الميليشيات العراقية الموالية لإيران، بات الآن معلقاً بخيط واهٍ؛ قد تقرر إدارة ترامب الرحيل، كإجراء وقائي، بدلاً من أن يفرض عليها الرحيل بأوامر من بغداد. كما أن الهدنة في اليمن بين السعودية والمقاتلين الحوثيين المدعومين إيرانياً في خطر أكبر. ولنراقب على نحو خاص إعلان إيران لخطواتها التالية على الجبهة النووية، التي تُتخذ رداً على انتهاك واشنطن لاتفاق العام 2015. وقد كان من المتوقع اتخاذ خطوة خطرة في 6 كانون الثاني؛ ومن المرجح أن تكون تلك الخطوة قد أصبحت أكثر خطورة.

A U.S. president ... has just brought war one step closer ... many across the region will pay the price.

لقد تغيرت اللعبة الأمريكية – الإيرانية. فقد كانت خصومتهما في معظمها تتكشف في الماضي على شكل مواجهة استنزافية؛ فواشنطن تحاصر الاقتصاد الإيراني على أمل أن تؤدي المصاعب الاقتصادية إما إلى استسلام الحكومة لمطالب الولايات المتحدة أو إلى سقوطها؛ وترد طهران بأفعال حافظت على غطاء من إمكانية إنكار المسؤولية على نحو قابل للتصديق. أما استهداف سليماني فمن المرجح أن يشكل تحولاً من الاستنزاف إلى المواجهة المفتوحة.

باختصار، فإن رئيساً أمريكياً ادعى مراراً وتكراراً بأنه لا يرغب بجر بلاده إلى حرب أخرى في الشرق الأوسط قد اتخذ فعلياً خطوة باتجاه تلك الحرب. وإدارة أمريكية تجادل بأنها قتلت الجنرال الإيراني من أجل تفادي هجمات أخرى جعلت وقوع مثل تلك الهجمات أكثر ترجيحاً. إيران سترد؛ والولايات المتحدة سترد على الرد؛ وكثيرون في سائر أنحاء المنطقة سيدفعون الثمن.

عمل مجموعة الأزمات يتمثل في تقديم توصيات سياساتية تهدف إلى تفادي الصراع. كما أن منهج عملها هو الواقعية. الآن، بات نشوب شكل من أشكال الصراع مضموناً؛ ولا شك أن الصراع يسّرته سلسلة من الأفعال الإيرانية التي كانت من تدبير سليماني، لكنها كانت متجذرة في قرار الرئيس ترامب المتهور والقائم على مشورة خاطئة بالخروج من الاتفاق النووي. كما أن إطلاق سياسة ممارسة "أقصى درجات الضغط" أدت لا محالة، وبشكل من شبه المؤكد أنه كان متوقعاً، إلى أزمة اليوم. والحصيلة أكثر مأساوية لأن خطوط الحل كانت واضحة منذ شهور، وتتمثل في هدنة تكتيكية تعود إيران بموجبها إلى الالتزام بالاتفاق النووي، وتضع حداً لاستفزازاتها الإقليمية، مقابل تعليق الأثر الكاسح للعقوبات الأمريكية.

يمكن للمرء أن يأمل وحسب أنه، وبتشجيع وضغوط من حلفاء الطرفين، فإن هذه المبادلات الخطرة سيتم احتواؤها نسبياً ولفترة قصيرة نسبياً. وأنه بعد بضع جولات من الهجمات والهجمات المضادة، فإن رغبة واشنطن بتحاشي انجرارها إلى حرب شرق أوسطية جديدة ومصلحة طهران في تحاشي ضربات أمريكية مدمرة، ستدفعان كلا الطرفين نحو خفض التصعيد. يمكن للمرء أن يأمل وحسب. أما البديل فهو مرعب لدرجة تجعل من الصعب التفكير به.