icon caret Arrow Down Arrow Left Arrow Right Arrow Up Line Camera icon set icon set Ellipsis icon set Facebook Favorite Globe Hamburger List Mail Map Marker Map Microphone Minus PDF Play Print RSS Search Share Trash Crisiswatch Alerts and Trends Box - 1080/761 Copy Twitter Video Camera  copyview Youtube
New Hope for Peace in Cyprus
New Hope for Peace in Cyprus
Report 210 / Europe & Central Asia

Kıbrıs: Mülkiyet Çıkmazını Aşmak

  • Paylaş
  • Save
  • Print
  • Download PDF Full Report

YÖNETİCİ ÖZETİ

Kapsamlı bir çözüm olmaksızın Doğu Akdeniz’de istikrarı olumsuz etkilemeye devam eden Kıbrıs sorununda, açılması en zor düğümlerden biri mülkiyet sorunudur. Kıbrıslı Rumlar ve Türkler, bölünmüş adanın her iki tarafında on binlerce binaya ve toprak parçasına sahipler. Birbiriyle çatışan iddiaları uzlaştıracak, mülkiyet konusunda ikna edici bir plan, yeniden birleşme çabalarına büyük destek verecek ve her ne kadar 2011’in seçim takvimi mevcut müzakereler için fiili bir zaman sınırı teşkil etse de, Kıbrıslıların uzlaşmaya varma iradeleri konusunda dış ortaklarını ikna edebilecektir. Kıbrıslı politikacılar ve Türkiye uzlaşmayı başaramadıkça mülkiyet sorunu, bireysel girişimler ve mahkemeler nedeniyle gittikçe bütünlüğünü kaybederek parçalanıyor, ki bu süreç herkes için kapsamlı bir çözüme göre daha maliyetli, yavaş ve verimsiz bir hal alıyor. Kapsamlı bir çözüme ulaşılamaması durumunda ağır mahkeme cezaları, idari cezalar ve Kıbrıslı bireylerin faaliyetleri, mülkiyet sorununun artık ihmal edilemeyeceği veya görmezden gelinemeyeceği anlamına geliyor. Yeni fikirlere acilen ihtiyaç bulunuyor.

Bir bölümü 47 yıl öncesine kadar uzanan, büyük çaplı yerinden edilmelere yol açan olayların üzerinden geçen zaman, pek çok mülkün yerel yönetimler tarafından yeni kullanıcılara tahsis edilmesi, satılması, tahrip edilmesi veya önemli ölçüde inkişaf ettirilmesi anlamına geldi. Otuz yıl boyunca kapalı sınırların arkasında yaşamış ve 2003’te geçiş noktalarının açılmasından sonra ancak yüzeysel ölçüde etkileşime girmiş iki toplum, birbirlerinden oldukça uzaklaştılar ve kendi bögelerinde yeni sosyo-ekonomik yapılar oluşturdular. Mülkiyet konusunda birbirine karşıt yaklaşımlar benimsediler. Kıbrıslı Rumlar iadeye, Kıbrıslı Türkler ise mevcut yerleșim düzeninin korunmasına vurgu yapmaktalar ve iki tarafın yerel yasaları da bu farklılığı yansıtır durumda. Ayrıca iki toplumun adanın iki kesiminde sahip olduğu mülkün miktarı ve değeri konusunda da anlaşmazlıklar mevcut. 

Müzakereler yoluyla çözüm girişimleri, adada yerlerinden edilmiş, çoğunluğunu Kıbrıslı Rumların oluşturduğu ve nüfusun en azından beşte birine tekabül eden 210.000 kişinin ve bunların mirasçılarının bireysel ve kollektif insan haklarını yakından ilgilendiren mülkiyet konusunu da ele almaya çalıştı. BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın 2002-2004’teki çabaları, bunun en kapsamlısı oldu. Ancak bunlar da genel görüşmelerle birlikte başarısız oldu ve cevapladığı sorulardan daha fazla yeni soru yarattı. Kıbrıs’ın iki kesimli, iki toplumlu bir federasyon olması gerektiğine dair genel bir fikir birliği bulunsa da iki toplum, iki kesimliliğin geri dönme hakkını nasıl etkileyeceğine dair birbirine taban tabana zıt görüşler besliyor. Kıbrıslı Rumlar, yerlerinden edilmiş kimselerin geri dönme hakkına ve uluslararası hukukta öngörüldüğü üzere mülkiyet hakkından yararlanmalarına vurgu yapıyorlar. Kıbrıslı Türklerse kendi kesimlerinde çoğunluk olarak kalmaları gerektiğini ve bunun da ne sayıda Kıbrıslı Rumun mülkünü geri alabileceğini etkileyeceğini vurguluyorlar. Aslında Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Türklerin sadece dörtte birinden azı, diğer kurucu devletin sınırları içinde kalması durumunda kesinlikle veya muhtemelen eski evlerine döneceklerini söylüyor.

Siyasi bir çözüme ulaşılamadıkça daha fazla sayıda Kıbrıslı maliyetli ve yavaş hukuki yollara başvuruyor. Uluslararası mahkemeler, Türkiye’nin Kıbrıslı Rumların kuzeydeki mallarına erişimlerini engellemekle sorumlu olduğuna hükmetti ve kayda değer miktarda para cezaları verdi. Ne var ki mahkemeler, uzun süreli kullanıcıların da hakları olduğunu ve bireysel mal sahiplerinin gönüllü olarak mallarını takas edebileceklerini kabul ediyor. Özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Kıbrıslıları, Kıbrıslı Türklerin kurduğu ve yerlerinden edilmiş yüzlerce Kıbrıslı Rumun başvurduğu mal komisyonunda olduğu gibi içteki çözümlere yönelmeye teşvik ediyor.

Eylül 2008’den bu yana devam eden yeniden birleşme görüşmelerinde iki lider, mülkiyet anlaşmazlığını iade, takas ve tazminat gibi yöntemleri kullanarak çözmek konusunda prensipte anlaştı. Varılacak uzlaşma, yerlerinden edilmiş Kıbrıslı Rumların hakları ile yerlerinden edilmiş Kıbrıslı Türklerin hakları arasında bir denge bulmalı ve aynı zamanda karşılıklı olarak uzlaşılmış sayıda Türk yerleşimcinin barınma ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmalı. Kıbrıs’a yaptıkları bu göç, Dördüncü Cenevre Konvansiyonu’nun ruhuna aykırı nitelikte; ancak artık bu göç edenlerin çocukları adada doğmuş ve yaşamının tamamını adada geçirmiş olabilir.

Son otuz yılın başarısızlıkları, iki tarafın da kendi ideal çözümünü elde etmesinin mümkün olmadığını ve esnekliğin gerektiğini gösteriyor. Kıbrıslı Türkler, kurucu devletlerinde çoğunluk olmayı arzu etseler de adanın günümüzdeki şekliyle bölündüğü 1974 yılında kendi bölgelerindeki malların üçte ikisi ile dörtte üçü arasındaki bir miktarının Kıbrıslı Rumlara ait olduğunu kabul etmeliler. Kıbrıslı Rumların söyleminde iade hakkının çok önemli bir yere sahip olduğunu anlamalılar. Türk ve Kıbrıslı Türk liderler, bölünmüşlüğün hiçbir hukuki temeli olmadığını halklarına hatırlatmalılar.

Özellikle Ankara’daki siyasetçiler, Türkiye’nin sorunun çözümünü ve malların iadesini desteklemeye devam ettiğine Kıbrıslı Rumları ikna etmek için çabalarına yeniden hız vermeli ve bunları devam ettirmeli. Bilhassa Ankara için işgalin süresinin belirsizliği, gerek mahkeme kararları gerekse Avrupa Birliği’ne katılım çabaları açısından daha yüksek maliyetler getirecektir. Diğer taraftan Kıbrıslı Rumlar, mülklerin ilk sahiplerinin ve onların mirasçılarının haklarının diğer tüm faktörleri hükümsüz kıldığı inançlarına karşı çıkan uluslararası mahkeme kararlarını dikkate almalılar. Uzlaşmaya dayalı bir çözüm kapsamında, yeni bir iki kesimli, iki toplumlu federasyonda tüm Kıbrıslı Rumların eski mülklerine derhal dönemeyeceklerinin kabul edilmesi gerekecektir.

Lefkoşa/ İstanbul/Brüksel, 9 Aralık 2010

Op-Ed / Europe & Central Asia

New Hope for Peace in Cyprus

Originally published in The Majalla

As a new round of talks started on February 11, 2014 between Nicos Anastasiades and Derviş Eroğlu—respectively the leaders of Cyprus’s Greek Cypriot and Turkish Cypriot communities—cynicism is rife among ordinary Cypriots. Most people think it will take a miracle of some kind to reach a settlement anytime soon.

This is due to a number of reasons: The four-month delay in starting the talks over what were widely seen as pedantic details, the disappointment of high hopes invested in the 2008–12 talks, and the failure of the 2004 Annan Plan, which was accepted by 65 percent of Turkish Cypriots and most of the international community but rejected by 76 percent of Greek Cypriots.

After all, the goal of the talks, a bi-zonal, bi-communal federation for Cyprus, is not new; the UN-facilitated parameters are much the same, and many of those involved in the talks are veteran negotiators. The process now started is in large part an attempt to revive the round of talks held between 2008–12, itself the fifth major round in nearly four decades.

Three new aspects have, however, excited some diplomatic hopes. The first is that Anastasiades, who was elected as president of the Republic of Cyprus a year ago, has made it clear he is seeking a light federal structure for any new republic, with constituent entities controlling their own borders and citizens having no contact with the central federation government in their daily lives. This is a more realistic approach than that of his predecessors and is more likely to lead to a settlement with the Turkish Cypriots, who are keen to keep as much power in their constituent entity as possible.

The second novelty is that the Greek Cypriot and Turkish Cypriot chief negotiators will soon visit Ankara and Athens respectively, opening up a vital new channel of communication. Especially on the Greek Cypriot–Ankara axis, a lack of trust, and an inability to see that the other side really does want a deal, has long held back progress.

The third new aspect is that the United States has taken a leading role in pressing for this round of talks to start. One reason is the increasingly active world of east Mediterranean energy politics. An American company, Noble Energy, is the main operator working to extract natural gas from deposits discovered in the eastern Mediterranean over the past decade. The most commercial deposits have so far been found in Israeli waters, but there is significant potential in offshore Cyprus too.

The cheapest, quickest, most secure and profitable way to get this gas to market is probably by pipeline to Turkey. But such a pipeline would have to pass through Cyprus’s Exclusive Economic Zone, and a senior Greek Cypriot official tells us there is no chance Nicosia will allow that to happen before a Cyprus settlement is agreed, or, at the least, before there is a very good prospect of one. And if a settlement doesn’t materialize quickly, energy experts say the Israeli developers will choose a more expensive, but more certain, alternative export method, such as a floating terminal that freezes and liquefies the gas to load into tankers.

The US is interested in supporting Israel as its ally appears to seek an insurance policy against Middle East turbulence by building a stronger line to the European Union through closer ties with Cyprus, Turkey and Greece. A gas pipeline linking three or four of these countries would be one way of reinforcing such a strategy. US mediation since March 2013 is also now close to resolving the crisis of confidence between Israel and Turkey.

The best confidence-building measure to help the talks along their way would be for Turkey simply to extend its EU Customs Union to the Greek Cypriots, a measure that was already fully negotiated back in 2005 and is known as the Additional Protocol to the Ankara Agreement. It has been blocked for political reasons in Ankara, partly as a sanction against Greek Cypriots but also because Turkey lost interest in actively pursuing EU membership.

Ratifying the Additional Protocol would be a leap forward on several tracks: it would normalize trade with Greek Cypriots, helping their economy, which was shattered in 2013 by a financial-sector meltdown, and change their perceptions of Turkey; it would clear the principal obstacle to opening fourteen of Turkey’s thirty-five negotiating chapters with the EU; it would almost certainly result in Turkish Cypriots winning tax-free “direct trade” with the EU; and it would greatly improve the atmosphere of the Cyprus settlement talks.

Turkey has shown no sign of doing any of this yet. But, after years of neglecting Cyprus and its EU accession process, Turkey has now announced that 2014 will be a &lsquoYear of Europe.’ In January, Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan visited Brussels for the first time in five years and his foreign minister, Ahmet Davutoğlu, played a crucial part in pushing forward the beginning of this new round of Cyprus talks. Such moves may partly be to shore up domestic popularity after a bumpy year, but they are steps in a positive direction.

Turkey should also undertake sustained outreach to Greek Cypriots. This was successful in 2010, when Prime Minister Erdoğan invited to Istanbul a group of former Greek Cypriot officials, journalists and civil society activists. At the meeting, they were wowed by his repeated assurances that he wanted to do a deal on Cyprus. This visibly began to neutralize one of the most important drivers of the Cyprus dispute: institutionalized Greek Cypriot fear of the intentions of their far bigger and more powerful neighbor.

While all sides would benefit from a settlement—any settlement—failure to make the politically painful compromises necessary to reach an outcome quickly will deepen the de facto partition of the island. Indeed, the level of disconnection between the two communities already looks almost irreversible. Lack of a settlement will leave Greek Cypriots isolated and poorer on the far eastern tip of the EU; Turkish Cypriots will remain stranded with little way to escape integration into Turkey; and NATO-member Turkey will be burdened with, at best, a frozen EU accession process and the steady drain on its resources of propping up the Turkish Cypriot administration. Myriad regional benefits will also likely stay stuck: the EU and NATO will remain unable to share assets; east Mediterranean natural gas will remain orphaned from its most lucrative market in Turkey; and Greece and Turkey will most likely fail to solve their expensive maritime-boundaries dispute in the Aegean.